“Hakkâri’de hayat var.” Bu cümleyi yıllardır duyuyoruz. Kürsülerde, açıklamalarda, makam odalarında, seçim dönemlerinde, şehrin geleceğine dair kurulan parlak cümlelerin içinde dolaşıyor. Şimdi o cümleyi dün akşam KYK kız yurdunda yaşanan protestonun önüne koyun.
Gece.
Bir KYK yurdu.
Eğitim görmek için Hakkâri’ye başka şehirlerden gelmiş genç kızlar.
Ve ellerinde bavulları, üzerlerinde gecenin ağırlığıyla yurt binasından dışarı taşan bir kalabalık.
Sebep ne?
Elektrik kesintisi değil.
Güvenlik tehdidi değil.
Olağanüstü bir durum değil.
Su yok.
İnsanın doğduğu andan ölümüne kadar peşinden gelen en sıradan, en vazgeçilmez ihtiyaçlardan biri dahi yönetilemez hale gelmiş.
Burada mesele bir musluktan su akmaması değildir.
Mesele, bir şehrin yönetim aklının nereye kadar gerilediğidir.
Bir genç kız duş almak için, tuvalet ihtiyacını karşılamak için, yatağına temiz bir vicdanla uzanabilmek için gecenin bir saatinde yurdunun dışına çıkmak zorunda kalıyorsa ortada yalnızca teknik bir arıza yoktur.
Ortada ağır bir sorumluluk meselesi vardır.
Ve o sorumluluğun adresi, birbirine paslanan kurumların koridorlarında kaybedilemez.
Belediye mi sorumlu?
Su idaresi mi?
Yurt yönetimi mi?
İlgili kamu kurumları mı?
Denetim mekanizması mı?
Kim hangi hizmetin sorumlusuyorsa çıksın ve söylesin.
Bu şehrin çocukları neden susuz bırakıldı?
Hangi makam bunu önceden biliyordu?
Kim müdahale etmedi?
Kim denetlemedi?
Kim “nasıl olsa halledilir” rahatlığıyla görevini erteledi?
Bunların cevabı verilmeden yapılacak her açıklama, suyun yokluğunu kelimelerle kapatma girişiminden ibarettir.
Hakkâri’nin en büyük talihsizliği yalnızca coğrafyası değildir.
Asıl mesele, yıllardır dağların arasında sıkışmış bir şehrin yönetim anlayışları arasında da sıkışıp kalmasıdır.
Şehir büyüyor deniliyor.
Peki insan büyüyor mu?
Gençlere gelecekten söz ediliyor.
Peki gençlerin bugünü nasıl?
Üniversite öğrencileri bu şehre geliyor.
Sonra karşılarına ilk çıkan şey ne oluyor?
Susuzluk.
Ardından ulaşım, barınma, altyapı, sosyal yaşam, istihdam ve daha nice başlıkta aynı soru dönüp dolaşıyor.
Bu şehirden neden insanlar gidiyor?
İşte cevabı bazen koca raporlarda aramaya gerek yok.
Bir gece yarısı yurtlarından dışarı çıkan öğrencilerin görüntüsüne bakmak yeterli.
Yıllarca “Hakkâri il kalsın” dedik.
İl kalmasının yalnızca tabelanın değişmesi olmadığını düşündük.
Daha güçlü kurumlar olsun istedik.
Daha nitelikli hizmet gelsin istedik.
Çocuklarımız doğduğu topraklarda geleceğini arayabilsin istedik.
Bugün gelinen noktada insanın zihnini kemiren soru şudur:
İl olduk da insanın hayatında ne değişti?
Bir şehrin il olması, tabelasına yazılan birkaç harften ibaret değildir.
İl olmak, sorumluluğun büyümesidir.
Kamu hizmetinin ciddileşmesidir.
Vatandaşın temel ihtiyacının lütuf olmaktan çıkmasıdır.
Kurumların hesap verebilir hale gelmesidir.
Yönetmek, makam koltuğunda oturmak değildir.
Yönetmek, gecenin bir yarısı yurdun önünde toplanan öğrencilerin neden orada olduğunu daha onlar sokağa çıkmadan bilmektir.
Liyakat tam da burada başlar.
Arızayı vatandaştan önce fark etmekte.
Sorunu büyümeden çözmekte.
Kurumlar arasında sorumluluğu birbirine fırlatmak yerine çözümü aynı masada üretmekte.
Bugün o gençlerin yaşadığı mağduriyet küçümsenecek bir hadise değildir.
O görüntü, Hakkâri’nin yönetim karnesine düşülmüş ağır bir nottur.
Ve o notun altında yalnızca suyun kesildiği saat yazmıyor.
İhmal var.
Denetimsizlik var.
Koordinasyonsuzluk var.
Sorumluluktan kaçma ihtimali var.
Bunların her biri araştırılmalı, açıklanmalı, hesabı verilmelidir.
Hakkâri artık “şartlar böyle” cümlesinin arkasına saklanabilecek bir şehir değildir.
Dağları bahane edenlerden de, mesafeleri bahane edenlerden de, bütçeyi bahane edenlerden de, yetki karmaşasını bahane edenlerden de yoruldu bu şehir.
Halkın musluğundan su akmıyorsa, makam odalarında cümlelerin akışının hiçbir kıymeti yoktur.
Gençler gecenin karanlığında yurtlarından dışarı taşıyorsa, kürsülerde anlatılan “Hakkâri’de hayat var” masalının da artık karşılığı yoktur.
Hayat varsa gösterin.
Suyu gösterin.
Hizmeti gösterin.
Adaleti gösterin.
Liyakatinizi gösterin.
Gençlerin yüzündeki umudu gösterin.
Yoksa geriye yalnızca tabelası il, kendisi her gün biraz daha eksilen bir şehir kalır.
Ve bu görüntü unutulmasın.
Çünkü bazen bir şehrin gerçek fotoğrafı, yöneticilerin verdiği demeçlerde değil, gecenin bir yarısı susuzluktan yurdunu terk eden gençlerin ayak seslerinde ortaya çıkar.
