Albert Camus, “Bir memleketi sevmek bazen onun utancını da taşımaktır” der gibidir satır aralarında. Gerçek aidiyet, kör bir methiye değildir, insanın kendi toprağının çürümesine karşı duyduğu öfkedir aynı zamanda.

Hakkâri’ye dışarıdan bakanlar yalnızca dağları görüyor. Oysa içeriden bakıldığında başka bir manzara beliriyor, yarım bırakılmış bir medeniyet taslağı.

Sebze hali olmayan bir şehir.

Bu cümle herhangi bir Avrupa kentinde söylense, bir belediye başkanı ertesi sabah istifa ederdi. Buradaysa eksiklikler normalleştiriliyor. Yoksunluk, folklorik bir süs gibi pazarlanıyor. Sanki insanın temel ihtiyaçlardan mahrum bırakılması kaderin doğal devamıymış gibi.

Dostoyevski, “Bir toplumun merhameti, sokaklarının hâlinden anlaşılır” diyecek kadar insan ruhunun mimarisini çözmüştü. Hakkâri sokaklarıysa artık merhametten çok terk edilmişliği andırıyor. Şehrin merkezinde kamusal tuvalet yok, otopark yok, park yok, yeşil alan yok, kitabevi yok, sinema yok. Çocukların düş kuracağı tek bir estetik alan yok. Ve bütün bunların ortasında hâlâ mikrofona çıkıp “Burayı Paris yapacağız” diyen siyasetçiler var.

Paris.

Victor Hugo’nun Notre Dame’ın gölgesinde anlattığı Paris ile sizin billboardlara bastığınız Paris aynı şey değil. Çünkü Paris önce kültürdü, önce kitap kokusuydu, önce insan onuruna duyulan saygıydı, önce sanatçıyı aç bırakmayan bir zihniyetti, önce çocuğa oyun alanı bırakmaktı. Sizinse “Paris” dediğiniz şey, seçim dönemlerinde kullanılan dekoratif bir kelimeden ibaret.

Kafka yaşasaydı muhtemelen Hakkâri Belediyesi’nde evrak takip ederken bir roman daha yazardı. Çünkü burada insan bazen en temel ihtiyacı için bile görünmez koridorlarda dolaşıyor. Çöp toplama merkezinin bile ortadan kaybolduğu bir şehirde hâlâ kalkıp “vizyon” anlatanların dili, gerçekle temasını çoktan kaybetmiş durumda.

Cioran, “Bazı şehirler insanı yaşlandırır, bazılarıysa doğrudan ruhunu çürütür” diyordu. Hakkâri’deyse mesele yalnızca yoksulluk değil, sürekli ertelenmenin meydana getirdiği kolektif bir kırılma. İnsan burada yaş aldıkça değil, ihmal edildikçe yoruluyor.

Bakın dikkat edin, bu şehirde eksik olan şey yalnızca beton değil. Hafıza eksik, zarafet eksik, kamusal ahlak eksik, insan hayatına verilen değer eksik. Çünkü depreme dayanıklı bina yapmayan bir yönetim, aslında kendi halkının geleceğini geçici görüyor demektir. Bu yüzden burada her bina biraz korku taşıyor duvarlarında.

Thomas Bernhard, şehirleri anlatırken “Bazı yönetimler halkına yalnızca yorgunluk bırakır” diyordu. Hakkâri’nin son yıllardaki hikâyesi tam olarak budur işte, yorulmuş bir halk.

Her seçimde yeniden kandırılmaktan yorulmuş, sürekli vaat dinlemekten yorulmuş, kendisine reva görülen ihmali kader sanmaktan yorulmuş. Ve artık kimse “Paris” kelimesine inanmıyor. Çünkü Hakkâri’nin problemi estetik değil, vicdani.

Bu şehrin insanı Eiffel Kulesi istemedi hiçbir zaman. İnsan yerine konulmak istedi yalnızca.
​Bir çocuk parkı istedi. Bir kitabevi istedi.

Bir sinema salonunda ışıkların sönmesini istedi.
​Yağmur yağdığında çamura gömülmeyen bir kaldırım istedi. Ve her deprem haberinde ölüm korkusuyla uyumammayı istedi.

Faulkner, “Geçmiş ölmez, hatta geçmiş bile değildir” der. Hakkâri’nin bugünkü hâli de yıllardır biriken ihmallerin mezarlığıdır aslında. Her kapanan dükkânın, her göç eden gencin, her umutsuz bakışın altında biraz siyasal kibir yatıyor.

Çünkü bazı yöneticiler şehir inşa etmiyor, yalnızca afiş asıyor. Ve bazı kentler, tam da bu yüzden büyümüyor, sessizce çürüyor.