Şapkanızı önünüze koyun ve o çok gurur duyduğunuz unvanlarınızın, aşiret bağlarınızın, yaldızlı kartvizitlerinizin arkasına saklanmadan dinleyin, bu şehir kan kaybediyor.
Ama dağlarında değil, sokaklarında, çatışmalarda değil, kendi odalarında, kendi iç sessizliklerinde tükenen gencecik canlarla can çekişiyor. Sizler sıcak salonlarınızda nüfuz pazarlığı yaparken, bu kentin evlatları yaşama tutunacak tek bir tutamak bulamadığı için kendi ipini çekiyor.
Eski Hakkâri gençliğini hatırlayın. Yokluğun, fırtınanın, çetin dağların ortasında bile gözlerinde o dinmeyen, dirençli gururu taşıyan, birbirinin omzuna dağ gibi yaslanan, çayhanelerde memleket yükünü sırtlayıp hayalleriyle o soğuk coğrafyayı ısıtan o dirayetli gençliği hatırlayın. Ne yaptınız o mirasa. O direnci, o yaşama istencini neye mahkûm ettiniz ki, bugün bu kentin çocukları doğduğu topraklara, soluduğu havaya, hatta kendi varlığına düşman hale geldi.
Bürokrasi, resmi yazışmaların, steril makam odalarının, sorun yok raporlarının arkasına sığınarak bu dehşeti geçiştiremezsiniz. Bir kentin gençliği kitleler halinde hayattan koparken, istatistik tablolarının arkasına saklanamazsınız. Mülki amirinden kurum müdürüne kadar soruyoruz, bu kentin sokaklarında yürüyen bir gencin gözündeki zifiri karanlığı görmeyecek kadar ne zaman körleştiniz.
Sivil toplum örgütleri, yılda birkaç kez tabela önünde basın açıklaması yapıp, fon projeleriyle vizyon tazelemekten başka ne işe yararsınız. Toplum dediğiniz şey can çekişirken, siz hangi sivil yapının temsilcisisiniz. Protokol koltuklarında yer kapma yarışına girdiğiniz kadar, uyuşturulan, yalnızlaştırılan, çaresizliğin kucağına atılan bu gençlerin yanına gitmek hiç mi aklınıza gelmedi.
Aşiret ağaları, kanaat önderleri, muktedirler, yüzyıllık ihtişamınız, kalabalık aşiret toplantılarınız, yön verdiğinizi sandığınız binlerce insan, ne işe yarar o nüfuzunuz, bir gencin intihar ipine uzanan elini tutamadıktan sonra. Aşiret övünçlerinizi, gövde gösterilerinizi alın da bakın, sahip çıkamadığınız, geleceğini elinden aldığınız o gencecik bedenler toprağa girerken sizin o ağalığınız neyi kurtarıyor.
Zenginler, sermaye sahipleri, bu toprağın imkânlarıyla servet deviren, ama bir genci sokaktan, çaresizlikten, işsizlikten ve bunalımdan çekip alacak tek bir çivi dahi çakmayanlar, düğünlerde savurduğunuz banknotların, sergilediğiniz şatafatın gölgesinde, cebinde bir çay parası olmayan gençlerin umutsuzluğu var. O şatafatınız, bu gençlerin sessiz çığlıklarının üstünü örtmeye yetmiyor.
Her ölümden sonra taziye evlerinde boy gösterip, iki satır Allah’tan rahmet dileyip vicdanınızı aklayamazsınız. Bu kitle taziyesi, bu ikiyüzlü helallik seansları artık bu şehrin ayıbını kapatmıyor. Allah rahmet eylesin deyip sıradanlaştırdığınız her hayat, bu kentin idarecilerinin, zenginlerinin, sözüm ona büyüklerinin boynundaki vebaldir.
Bu bir kader değil, bu kentin yönetiminde, ekonomisinde, sosyal hayatında söz sahibi olan herkesin ortak eseridir. Eğer bu şehrin çocukları yaşamak için bir sebep bulamıyorsa, sizin ne makamınızın, ne paranızın, ne de soylu unvanlarınızın tek bir kuruşluk değeri vardır.
Şehrin evlatlarını birer birer toprağa veren bir cemiyet, kendi geleceğini gömmektedir. Ya bu çocuklara sahip çıkın, ya da biz bu kentin büyükleriyiz diye ortalıkta gezerek vicdanları daha fazla kirletmeyin.
