Çocuk seslerinin dağlara çarpıp yankılandığı, akşam ezanı okununca bütün sokakların aynı telaşla eve döndüğü Hakkâri'yi...

Şimdi aynı sokaklara bakıyorum. Yakantop, seksek, saklambaç yok. Kaldırımlarda çocukluğun izi silinmiş. Bir zamanlar dizleri yara bere içinde eve dönen çocukların yerinde, omuzlarına yaşından ağır yükler bindirilmiş gençler dolaşıyor.

Umudunu cebinde değil, gözlerinde kaybetmiş yüzler görüyorum. Bir şehrin geleceği, daha ömrünün başında yorulmuş bakışlara dönüşmüş.

Ben eski Hakkâri'yi istiyorum.

Bir kapıya aç girenin tok çıktığı günleri...
Komşunun sobası yanıyorsa, öteki evin de içi ısınmış sayıldığı zamanları...
Şimdi herkes kendi kapısını kilitliyor. Evler büyüdü, sofralar küçüldü. Aynı apartmanda yaşayan insanlar birbirinin adını bilmiyor. Aynı acının içinden geçenler bile birbirinin omzuna dokunmuyor.

Bu şehir eskiden yoksuldu.

Şimdi yoksulluğun adı değişti.
İşsizlik yalnızca cebi boşaltmadı, umutları da işsiz bıraktı. Gençler valiz hazırlamayı, hayal kurmaktan önce öğrenir oldu. Kalanlar ise her sabah biraz daha eksilen bir şehrin tanıkları hâline geldi.

Bir zamanlar insanlar ekmeğini bölüşürdü.
Bugün ayrılıkları bölüşüyor. Eskiden göç, mevsimlik bir yolculuktu. Şimdi ömürlük bir vedaya dönüştü.

Bu toprakların çocukları, doğdukları dağlara hasret büyüyor. Kimi ekmeğin peşinde uzak şehirlerde kayboluyor, kimi göç yollarında ömrünü bırakıyor. Bir şehrin en büyük kaybı nüfusunu azaltması değildir; kendi evlatlarını geleceğe inandıramamasıdır.
Sonra ağır haberler düşüyor.

Bir annenin sessizliği...

Bir kadının yarım kalan ömrü...
Bir gencin karanlığa yenilişi...
Bunlar yalnızca birer haber değil. Bir toplumun çatlayan vicdanından kopan parçalar.

İnsan, acıya alışınca taşlaşmıyor. Daha kötüsü oluyor. Başkalarının acısını sıradan görmeye başlıyor. İşte en büyük yıkım burada başlıyor.
Sabır çekildi bu şehirden.

Tahammül çekildi. İncelik çekildi. Birbirini dinleyen kulaklar çekildi.
Yerine öfke yerleşti. Yerine kırgınlık yerleşti.
Yerine sessiz bir yabancılaşma yerleşti.
Hakkâri'nin dağları hâlâ dimdik. Zap hâlâ akıyor.
Rüzgâr hâlâ aynı türküyü söylüyor.
Eksilen doğa değil. Eksilen, insanın insana bıraktığı gölge.

Ben eski Hakkâri'yi istiyorum.
Bir çocuğun güvenle sokağa çıktığı, bir annenin akşamı korkuyla beklemediği, gençlerin bavul değil gelecek hazırladığı, kimsenin kimseyi yalnızlığa mahkûm etmediği Hakkâri'yi istiyorum.

Çünkü şehirler betonla kurulmaz.
Birbirinin yükünü omuzlayan insanların omurgasıyla ayakta kalır.

O omurga kırıldığında, ayakta görünen şehirler bile içten içe çökmeye başlar.
Ben dağlarını değil...

İnsanını kaybeden Hakkâri'ye ağıt yakmıyorum.
İnsanını yeniden bulacak Hakkâri'yi bekliyorum.
Ve en çok da... Ben eski Hakkâri'yi istiyorum