Hakkâri’de bir zamanlar sessizce çoğalan iyilik, bugün kameralar önünde bir gösteriye dönüşmüş durumda. Yardım adı altında yapılanlar, ihtiyaçları gidermekten çok onuru zedeleyen, insanı bağımlı kılan bir düzene işaret ediyor. Oysa gerçek merhamet teşhir istemez; bir şehrin vicdanı, en zayıfını incitmeden ayakta kalabildiği sürece var olur.

Bir zamanlar Hakkâri’de sessizliğin bile bir edebi vardı, bir kapı usulca çalınır, bir torba eşik taşına bırakılır, kim getirdi bilinmez, kim aldı konuşulmazdı, iyilik adı anılmadan çoğalırdı, şimdi ise aynı geceler bambaşka bir manzaraya şahitlik ediyor, ışığın değil teşhirin çoğaldığı, merhametin değil kudretin gösterildiği bir zamana.

Bu şehirde yardım eskiden bir ahlak meselesiydi, şimdi ise bir gösteri organizasyonu.

Ve bu cümle ne yazık ki abartı değil.

Bir kolinin içine artık yalnızca erzak konulmuyor, bir insanın onuru da sıkıştırılıyor o kartonun dar duvarlarına, kapı önlerinde dizilen insanlar ihtiyaçtan önce mahcubiyetle yüzleşiyor, kamera açısı ayarlanıyor, gülüşler hazırlanıyor, iyilik kadraja sığdırılıyor, sonra o kareler paylaşılıyor ve bir şehir kendi yoksulluğunu izlemeye mecbur bırakılıyor.

Sorulması gereken soru şu, ne zamandan beri bir insanın açlığı başka birinin itibarı için kullanılan bir malzemeye dönüştü.

Bu sorunun cevabı yalnızca siyasetçilere ait değil.

Evet, siyaset, bu şehrin damarlarına nifak gibi sızan, insanları renklere, taraflara, hesaplara bölen o dil, kapı kapı dolaşıp dağıtılan kolilerle birlikte aslında ne dağıtılıyor, yardım mı yoksa bağımlılık mı, bir insanın ihtiyacını giderirken onu kendine mecbur bırakmanın adı ne zamandan beri hizmet oldu.

Bir liste hazırlanıyor, isimler yazılıyor, kim alacak kim alamayacak belirleniyor.

Ve o an insanlık küçülüyor.

Çünkü ihtiyaç bir kalemin ucuna teslim edildiğinde adalet ölür, çünkü hak birilerinin lütfuna dönüştüğünde şehir çürümeye başlar, Hakkâri bugün bu çürümenin eşiğinde değil tam ortasında duruyor.

Ve söz artık daha sert olmalı.

Bu şehrin zenginleri, evet tam da size, ceplerinizde dolaştırdığınız yardım kartları sizin vicdanınızın makbuzu değil aksine onun iflas senedidir, çünkü gerçek merhamet reklam istemez, gerçek iyilik tanık aramaz, bir insanın açlığını giderirken onun gözlerindeki utancı büyütüyorsanız verdiğiniz şey ekmek değil ağırlıktır ve o ağırlık bu şehrin ruhunu ezmeye başladı.

Zenginlik bu coğrafyada bir zamanlar bir emanetti, şimdi ise bir üstünlük iddiasına dönüşmüş durumda, yardım edenin bakışı yukarıdan, alanın bakışı yerden, bu dengesizlik yalnızca ekonomik değil ahlaki bir felakettir.

Ve siz siyasetçiler, bu şehrin insanını tanıdığınızı mı sanıyorsunuz.

Hakkâri bir oy deposu değildir, Hakkâri bir fotoğraf arka planı hiç değildir.

Bu şehir aynı taziyede omuz omuza ağlayan, aynı düğünde birlikte halay çeken, aynı acıyı bölüşen insanların şehridir, siz hangi cüretle bu bağı parçalamaya kalkıyorsunuz, hangi hakla insanları birbirine yabancılaştırıyorsunuz.

Bir zamanlar burada komşu kelimesi akrabalıktan daha güçlüydü, şimdi ise aynı apartmanda yaşayan insanlar birbirinin yoksulluğunu yalnızca sosyal medyada görüyor.

Bu bir gerileme değil, bu bir kırılma.

Çarşılar, o daracık sokaklar, bir vakitler selamın yankılandığı yerlerdi, şimdi ise izdihamın içinde ezilen bir onurun sessiz çığlığı dolaşıyor, yardım almak için birbirine değen insanlar aslında birbirinden her zamankinden daha uzak, çünkü araya giren şey yalnızca kalabalık değil utanç.

Ve en çok da anneler, bu şehrin en sessiz direnişi olan anneler, yoklukla savaşırken bile çocuklarına mahcubiyet göstermemiş o vakur yüzler, şimdi bir kolinin yanında, bir fotoğrafın içinde, bir yardım anına indirgeniyor.

İşte bu kabul edilemez.

Bir annenin gözlerindeki o kısacık kaçış bir şehrin bütün utancını anlatmaya yeter, ve o utanç bu şehrin değil onu bu hâle getirenlerin omzundadır.

Artık kimse kimseyi kandırmasın.

Bu yapılanlar yardım değil, bu yapılanlar bir düzen kurma biçimi, ihtiyacı yöneterek insanı yönetme düzeni.

Ve bu düzen Hakkâri’ye ait değil.

Hakkâri’nin hafızasında başka bir şey var, sessiz iyilikler var, gizli dayanışmalar var, kimsenin kimseyi incitmediği, kimsenin kimseye üstünlük kurmadığı o eski ahlak var.

Şimdi sorulması gereken son soru şu, bu şehir ne zaman kendine yabancılaştı.

Cevap acı ama açık, iyilik gösteriye dönüştüğü gün.

Ve şimdi finali ertelemek mümkün değil.

Bir gün bütün ışıklar sönecek, bütün kameralar kapanacak, bütün listeler yırtılacak, o gün geriye ne paylaşılan görüntüler kalacak ne de alkış bekleyen eller, yalnızca insan kalacak, yalnızca vicdan kalacak.

Ve o gün herkes kendi içine dönüp şu soruyla yüzleşecek, bir insanı doyurdum mu yoksa bir insanın onurunu incittim mi?

Çünkü Dostoyevski’nin dediği gibi, bir toplumun uygarlık seviyesi en zayıfına nasıl davrandığıyla ölçülür.

Eğer bu şehir yeniden ayağa kalkacaksa, bu ne kamerayla olacak ne listelerle, bu ancak utanmayı unutmayanların, incitmeyi reddedenlerin, iyiliği sessizce büyütenlerin omuzlarında olacak.

Aksi hâlde bir şehir yıkılmaz, bir şehir unutulur.

Ve unutulan şehirler, en sessiz mezarlardır.