Gücün karşısında değil, yanında duran; her devrin dilini konuşan ama hiçbir devrin vicdanını taşımayan bir duruşun adı… Hakkari’de “Hacivat” rolünü üstlenen bir isim olarak anılıyor: Hakan Taş.
I. Hacivat
Karagöz oyununda iki figür vardır.
Karagöz konuşur — kaba, sert, doğrudan. Halkın diliyle. Güce eğilmez, boyun bükmez, sormaktan çekinmez.
Hacivat ise efendisinin yanında durur. Kelimelerini özenle seçer. "Beyefendi," "müsaade buyurun," "arz-ı hürmetler" — her cümlesi bir kapıya açılır, her cümlesi bir kapıyı kapatır. Zeki midir? Evet. Korkak mıdır? Belki. Ama asıl mesele şu: Hacivat her zaman gücün yanındadır. Rüzgar döndüğünde o da döner. Sahne değiştiğinde kostümü değişir. Ama duruşu değişmez — hep aynı tarafa bakar.
Halkın gözünde Hacivat tanınır — ama sevilmez.
Hakkari'nin Hacivat'ı: Hacivat (Hakan Taş).
Hakkari Haber TV'de bir köşe yazarı. On beş yaşında gazeteci olmuş — bunu kendisi söylüyor, gururla, her fırsatta. Kırk yıl boyunca bu şehrin havasını teneffüs etmiş, dağlarını yazmış, insanlarını taşımış. Kitap yazmış — "Hakkari'de Gazeteci Olmak." İmza gününe vali davet etmiş. "Hakkari Benim Sevdam" diye şiir yazmış — ve o şiir valinin de içini öyle doldurmuş ki, vali şiire ortak olmuş: "Hayır, Hakkari benim de sevdam."
Kendisi için şöyle bir cümle seçmiş: "Cebinde ölümü, sırtında mürekkebi taşıyan gündemin ve yaşamın hamalıyım."
Güzel bir cümle. Ama hamalın kimi taşıdığı sorusu hep açık kalır.
Orwell şöyle yazar: Dil düşünceyi gizlemek için kullanıldığında, kelimeler anlam taşımaz — yük taşır. Hakan Taş'ın seçtiği cümle yük taşıyor. "Ölüm" ve "mürekkep" aynı cümlede — cesaret mi bu, süsleme mi? Kırk yıl boyunca yazan adam hangi ölümden bahsediyor? Kimin mürekkebini sırtlıyor?
Vali makamına girmiş, protokol sıralarına oturmuş, toplantıların "üçüncü gözü" olmuştur. İl başkanıyla "aşk sohbeti" yapmış — 14 Şubat'ta, Cuma namazı vaktinde, soğuyan çay eşliğinde. "İnce ve sert mesajları" özenle kayıt altına almış. Alkış sayısını not etmiş.
Ama aynı kırk yıl boyunca bir devlet kurumunun kapısından girmemiş — ta ki emekli olana kadar. Maaş ise muammadan münezzeh: her ay, düzenli, hak edilmeden, bankamatikten.
Devlet memurlarının ticari faaliyet yapması, başka kurumdan ücret alması yasaktır — 657 sayılı Kanun bu konuda sabırsız ve nettir.
Şimdi şunu sormak gerekiyor: on beş yaşından beri gazeteciyim diyen adam, aynı zamanda işe gitmeden maaş alan devlet memuru muydu? Eğer öyleyse — ve öyle olduğu biliniyorsa — o zaman Hacivat (Hakan Taş) yalnızca teslim olmuş bir kalem değildir. Bizzat bir haber konusudur. Üstelik kendi ilkelerine göre, kendi sayfasında, kendi imzasıyla yazılması gereken türden bir haber.
Ama Hacivat hiçbir zaman kendini yazmaz.
Ve işte o teslim olmuş kalem, 29 Nisan sabahı not defterini koltuğunun altına sıkıştırdı. Gidilecek yer belliydi: AK Parti İl Danışma Meclisi toplantısı. Efendisi kürsüye çıkacaktı. Alkışlar sayılacaktı. "İnce mesajlar" kayıt altına alınacaktı.
Hacivat her zaman efendisinin toplantısına gider. Gitmek zorundadır — çünkü not defteri boş kaldığında, bankamatik de susar.
II. 29 Nisan: Not Defteri Açılıyor
Halk Eğitim Merkezi Konferans Salonu. 29 Nisan. Sandalyeler dolmuş, kürsü hazır, salon ısınmış.
Hacivat (Hakan Taş) içeri girdi. Not defteri hazır, kalem elde, gözler açık. Kalabalığın yüzde seksenini kadınlar oluşturuyormuş — not düşmüş. Yönetim tek tek kürsüye çıkmış, aylık çalışmaları aktarmış — not düşmüş. Her şey kayıt altında. Her alkış, her ses tonu, her kaş çatma.
Ahmet Rasim bu sahneyi görse ne yazardı? Muhtemelen şunu:
Devrin adamının kalemi yoktur aslında. Vardır ama onun değildir. Efendisinin masasından alınmış, efendisinin sözleriyle doldurulmuş, efendisinin imzasıyla mühürlenmiştir. Toplantıya not defteri ile gider. Dönerken o defter dolmuştur — ama içindekiler ona ait değildir. Efendisinin sözleri, efendisinin tehdidi, efendisinin övgüsü. Hamalın yükü ağırdır. Ama yük ona ait değildir.
Sonra Tartuffe (Zeydin Kaya) sahneye çıktı.
Molière'in sahnesinden tanırız onu. Orgon'un evine dini bir rehber olarak giren, her cümlesine Allah'ın adını katan, tevazu maskesiyle evi yönetmeye başlayan adam. Ama buradaki Tartuffe (Zeydin Kaya) daha ilginçtir: dün DTK delegesi, bugün AK Parti il başkanı. Rüzgar döndü, elbise değişti. Ayet her koşulda hazır — yalnızca kimin karşısında okunduğu değişiyor. Bu şehirde uzun yıllar doğru tarafta durdu; o tarafın haklı davasının sözlerini taşıdı. Sonra rüzgar değişti. Tartuffe (Zeydin Kaya) de döndü. Dönerken bile kendinden emindi — zira Tartuffe her zaman kendinden emindir.
O gün kürsüde güçlüydü. Kaşları çatıktı, sesi yüksekti, salonda alkış eksik olmadı.
Hacivat (Hakan Taş) bunları tek tek kayıt altına aldı: "Çatan kaşı, öfkeyle bakan gözleri ve yüksek ses tonuyla büyük alkış alan konuşma."
Hacivat böyle çalışır. Güce sunulan not defteri, piyasada en güvenilir sadakat belgesidir. Faturası yoktur, imzası vardır. Ve o not defterinden, o gün, bir yazı çıktı:
"Kaya: 'Sizi sandığa gömeceğiz!'"
III. "Tespit Edeceğiz"
Tartuffe'ün (Zeydin Kaya) konuşmasında iki cümle vardı. Biri tehdit, diğeri itiraf. Sırayla gidelim.
Tehditle başlayalım.
"Klavye sahtekarları değişik isim ve rumuzlarla bize haksız saldırı yapmaktadır. Onların kim olduklarını tespit ederek yargıda hesaplaşacağız."
Hacivat (Hakan Taş) bunu "ince mesaj" diye aktardı. Geçti. Devam etti.
Biz geçmiyoruz.
Orwell'in deyişiyle: Siyasi dil, yalanları gerçek, cinayeti saygın göstermek için tasarlanmıştır. "Tespit edeceğiz" bir siyasi söylem değildir. Parmak izi aranan, adres taranan, kimlik eşleştirilen bir operasyon planıdır. Rumuzla yazan muhalif kalemler bulunacak, aynı yargıya taşınacak — kayyumları meşrulaştıran, seçilmişleri koltuğundan eden, dosyaları kapatan o yargıya. Ve susturulacak. Susturulan konuşamaz. Konuşamayan sormaz. Sormayan unutulur.
Hannah Arendt kötülüğün nasıl çalıştığını biliyor: Sistemi sürdüren, canavarlar değil — görevini yapan sıradan insanlardır. Hacivat (Hakan Taş) da öyledir. Tehdidin şiddetini ölçer, "ince mesaj" diye paketler, sayfaya taşır. Eli kanlı değildir. Kalemi mürekkeplidir. Ama sonuç aynıdır.
Bu cümle "ince mesaj" değildir. Salonda yüksek sesle söylenmiş, Hacivat (Hakan Taş)'ın kalemiyle kayıt altına alınmış, sayfaya taşınmış, meşrulaştırılmış bir tehdittir.
Peki aynı yargıya, aynı kararlılıkla şu sorular taşınabilir mi:
30 milyon Euro'luk AB fonu neden toprak altında? Lisanssız işletilen tesisin geçici kabulünü kim imzaladı? Kendi ilçesinde çöp yakan koordinatör neden hesap vermez? Musa Dayan'ın cenazesi neden kepçeyle taşındı?
Bu soruların sahibini tespit etmek için jurnal gerekmez. İsimler bellidir, dosyalar açıktır. Yalnızca sormak gerekir.
Ama Hacivat sormaz. Alkışı sayar, "ince mesajı" not düşer, tehdidin şifresini çözmez — ya da çözer, ama yazmaz. Çünkü efendisinin toplantısından dönen teslim olmuş kalem, efendisini yazmaz. Efendisi için yazar.
IV. "Sizi Sandığa Gömeceğiz"
Şimdi ikinci cümleye gelelim. Tehdide değil — itirafı andıran o cümleye.
"Sizi sandığa gömeceğiz."
Durun.
Ali Şeriati derdi ki: Zulüm kendi dilini icat eder. Ve o dille konuşmaya başladığında, ezilen de onun kelimelerini kullanır — özgürlüğünü talep ederken bile. Bu cümle kimin dilidir?
1999'dan bu yana sandık başına giden halk tercihini net koydu. İsim değişti, halk değişmedi. Sandıktan çıkan irade tutarlı, kesintisiz, inatçıydı. Ve her seferinde o irade gasp edildi — kayyumla, KHK'yla, gözaltıyla.
Şeriati yine sorar: Halk kendi iradesini sandığa koyduğunda ve o irade defalarca gasp edildiğinde — kim kimi gömmektedir?
Cevap bellidir.
Gömülmeye çalışılan seçilmiş iradedir — defalarca, sistematik olarak, devletin tüm ağırlığıyla. O ağırlığın adı kayyumdur. O kazmanın imzası devletindir.
Tartuffe (Zeydin Kaya) kürsüde doğruyu söylüyordu. Ama kimin gömüldüğünü yine karıştırdı.
Tartuffe'ün (Zeydin Kaya) böyle kadim bir özelliği vardır: kendinden bahsettiğini bilmeden gerçeği dile getirir. Orgon'un evinde de böyleydi — suçu suçlananın ağzına yerleştirirdi, salon da alkışlardı. Burada da öyle oldu.
Salon alkışladı. Hacivat (Hakan Taş) not düştü.
Şemdinli'de seçim mühendisliği itirafı gün yüzüne çıktığında ise not defteri kapandı. "Hakkari benim sevdam" diyen adam o gün yazmadı.
Ama tarih not tutmaz — tarih sayar. Ve sandık sayımı 1999'dan bu yana hep aynı sonucu veriyor.
V. Son Not
Hacivat (Hakan Taş) kitabında soruyor: "Ben kim miyim?"
Cevabı kendisi vermiş: "Hakkari'de Gazeteciyim."
Hacivat da kendini tanımlardı: "Ben sadece efendimin sesinim."
İkisi de doğru söylüyordu — kendi koşullarında.
Cemil Meriç şöyle yazar: Her devrin adamı vardır. O adam sistemi sürdürür — bazen kasıtla, bazen korkuyla, bazen sadece alışkanlıkla. Ama sonuç aynıdır: sistem devam eder.
On beş yaşında gazeteciyim diyorsun. Emekliliğe kadar devlet memuru kaldın. İşe gitmedin. Maaş aldın. Emekli oldun — ve kalem, yeni efendisinin toplantılarını aktarmaya devam etti. Gazetecilik böyle yapılmaz. Ama her devrin adamı böyle hayatta kalır.
Hakkari bu şahsı tanısın — ve bu şahsın özelinde her devrin adamını tanısın. Bu kalem bu şehrin insanlarının habercisi değildir — bu şehrin iktidarının sözcüsüdür. Aradaki fark, bu şehrin dağları kadar büyüktür.
James Baldwin şöyle yazar: Sizi tanımlamak için kullandıkları dili kabul ettiğinizde, onların oyununu oynarsınız. Ama kendi dilinizle konuştuğunuzda — gerçeği söylediğinizde — o dil bir silahtır.
Ve şunu bil, Hacivat (Hakan Taş):
Köylerinden koparılıp şehre sürülen ailelerin çocukları olan bizler — o babalar gibi boyun bükmeyeceğiz. Sessiz kalmayacağız. Seçimden seçime sandıkta irade beyanında bulunmakla yetinmeyeceğiz. Bu şehrin her yerinde, her gün irade beyanında bulunacağız. Sana ve efendilerine hesap soracağız.
Kayıt altına aldığın her "ince mesaj," yayına verdiğin her sipariş haber, efendinin her alkışlanan konuşması — hepsinin sonu aynı kapıya çıkar.
Bankamatik seni bekliyor.
Ama biz de seni izliyoruz.
