Hakkari’nin hikâyesi, yalnızca bir coğrafyanın değil; aşiret yapılarıyla bölünmüş, göçle parçalanmış, sürgün ve cezaevi deneyimleriyle şekillenmiş bir toplumsal hafızanın hikâyesidir. Bugünün sessizliği ise bir son değil, gerçek bir dönüşümün ancak dilin, kültürün ve ortak hafızanın yeniden kurulmasıyla mümkün olacağını hatırlatan derin bir eşiktir.
Hakkari, Türkiye'nin güneydoğusunda bir şehir değildir yalnızca. Hakkari bir sınav alanıdır. Kürt siyasi hareketinin onlarca yıl boyunca en yoğun biçimde yaşandığı, en ağır bedelin ödendiği ve şimdi en derin sessizliğin hüküm sürdüğü yer. Bu şehri anlamadan Kürt siyasetindeki dönüşümü anlamak mümkün değildir. Ve bu şehrin bugününü anlamadan, geri dönüşün ne anlama gelebileceğini hayal etmek boşunadır.
Bu yazı, o anlamaya çalışmaktır.
Bir şehrin anatomisi: Aşiret, göç ve boşalma
Hakkari'yi diğer Kürt şehirlerinden ayıran ilk şey, aşiret yapısının buradaki özgün ağırlığıdır. Türkiye'nin pek çok bölgesinde aşiret ilişkileri modernleşmeyle birlikte çözülmüş ya da görünmez hale gelmiştir. Hakkari'de ise aşiret, hem toplumsal organizasyonun hem de siyasi sadakatin temel birimi olmayı sürdürmüştür. Bu ne tamamen geleneksel ne de tamamen modern bir yapıdır; ikisinin arasında, kendi iç mantığıyla işleyen bir ara form.
Bu yapı, Kürt siyasi hareketiyle ilişkisinde çift işlevli bir rol üstlenmiştir. Bir yanda, hareketin Hakkari'de bu denli derin kök salmasını mümkün kılan zemin kısmen aşiret ağlarının sağladığı güven ve dayanışmadır. Öte yanda, aynı aşiret yapısı zaman zaman siyasi hareketliliği kırmış; merkezi kararların yerele nüfuz etmesini engellemiş, farklı aşiretlerin farklı siyasi çizgilere eklemlenmesiyle toplumsal bütünlüğü parçalamıştır.
Koruculuk sistemi bu gerilimi en sert biçimiyle somutlaştırmıştır. Aynı aşiretten insanlar farklı taraflarda yer almak zorunda kalmıştır. Kardeş kardeşe karşı, amca yeğene karşı. Bu yarılma bugün hâlâ kapanmamıştır ve geri dönüş sürecinde en sessiz ama en belirleyici dinamiklerden biri olacaktır.
Göç ve boşalma meselesine gelince: Hakkari, Türkiye'nin en yüksek göç veren illeri arasındadır. Bu göç yalnızca ekonomik değildir; siyasi, güvenlik kaynaklı ve kültürel baskıların bileşiminden doğan zorunlu bir harekettir. 1990'larda köy boşaltmaları ve zorla yerinden edilme şehrin demografisini kökten değiştirmiştir. Bir kuşak köklerinden koparılmış; bir sonraki kuşak ise ya İstanbul'da ya İzmir'de ya da bambaşka bir ülkede büyümüştür.
Bu boşalmanın en az görünen sonucu şudur: Hakkari'de bugün yaşayan nüfus ile Hakkari'ye ait hisseden nüfus arasında derin bir kopukluk vardır. Şehrin bedensel sakinleri ile ruhsal sahipleri farklı coğrafyalara dağılmıştır.
Sürgünün iki yüzü: Avrupa ve Güney Kürdistan
Hakkari'nin dışarıda yaşanan tarihini anlamak için sürgün coğrafyasını doğru okumak şarttır. Ve bu coğrafya tek tip değildir; birbirinden özünde farklı iki deneyimi barındırmaktadır.
Birincisi Avrupa sürgünüdür. Almanya, İsveç, Fransa ve İngiltere'ye yerleşen Hakkarililer, şehirleriyle duygusal bir bağı canlı tutmaya çalışırken bir yandan da şehrin gerçekliğinden giderek uzaklaşmışlardır. Uzaklık hem kör eder hem keskinleştirir. Uzaktan idealize edilen bir Hakkari, yerinde yaşanan Hakkari'den her geçen yıl biraz daha farklılaşır. Diaspora siyaseti çoğu zaman gerçekliğin yerini tutan bir hafıza siyasetine dönüşür. Bu değersiz değildir; ama yetersizdir.
İkincisi ve çok daha az konuşulan Güney Kürdistan sürgünüdür. Duhok, Erbil ve Süleymaniye, Hakkarili sürgünlerin önemli bir bölümünü barındırmıştır. Bu deneyim Avrupa sürgününden kökten farklıdır. Hem coğrafi hem kültürel olarak daha yakın bir Kürdistan'da yaşamak, sürgünün yalnızlaştırıcı boyutunu kısmen hafifletmiştir. Dil vardır, kültür yakındır, dağlar tanıdıktır.
Fakat bu yakınlık kendi yanılsamasını da üretmiştir. Güney Kürdistan bir Kürt coğrafyasıdır; ama Türkiye Kürtlerinin yaşadığı siyasi deneyimden farklı bir rotada ilerlemiştir. KDP yönetimindeki Güney ile PKK geleneğinden gelen Kuzey arasındaki gerilim, Duhok sokaklarında, Erbil'in mülteci kamplarında ve Süleymaniye'nin siyasi atmosferinde somut olarak yaşanmıştır. Güneyde sürgün olan Hakkarililer bir yanda ev sahibi Kürtlerin farklı siyasi dünyasıyla, öte yanda kendi geçmişlerinin ağırlığıyla baş başa kalmıştır.
Bu iki sürgün deneyimi, dönüş sürecine iki farklı perspektif getirecektir. Avrupalı sürgün, mesafenin ürettiği analitik bir bakış taşır. Güneyli sürgün ise hem yakınlığın hem de gerilimin içinden geçmiş bir birikim taşır. Her ikisi de değerlidir. Her ikisi de tek başına yeterli değildir.
Cezaevi: Şehrin dışında olgunlaşan bilinç
Hakkari'nin siyasi bilincinin önemli bir bölümü, şehrin duvarları dışında, Türkiye'nin dört bir yanına dağılmış cezaevlerinde olgunlaşmıştır.
Cezaevine gidenler çoğu zaman Hakkari'nin siyasi örgütlenmesinin en aktif isimleriydi. Gençlik yapılanmalarının öncüleri, yerel parti mekanizmalarının taşıyıcıları, kültürel faaliyetlerin organizatörleri. Bu insanlar şehrin içinden çekildiğinde geride yalnızca boşluk kalmadı; bir düşünce kapasitesi, bir örgütlenme iradesi ve bir kolektif hafıza da eksildi.
Cezaevindeki bu insanların Hakkari'si, gittikleri andaki Hakkari'dir. Döndüklerinde bulacakları şehir başka bir şehirdir. Bu kopukluğun farkında olmak, dönüş sürecinin en temel gerekliliğidir.
Sessizlik ve kültürel tasfiye: Asıl yıkım
2015-2016 kentsel çatışma dönemi Hakkari için fiziksel bir yıkım anlamına gelmiştir. Ama asıl yıkım, sonrasında gelmiştir.
Sessizlik yalnızca sesin yokluğu değildir. Sessizlik, sesin mümkün olmadığını öğrenmiş bir toplumun içine çekilmesidir. Hakkari'de 2016 sonrasında yaşanan şey tam da budur: İnsanlar konuşmayı bırakmamıştır; ama konuşmanın bir sonuç doğurabileceğine olan inancı yitirmiştir. Bu inanç yitirildiğinde toplumsal dil kurumaya başlar. Önce kamusal tartışmalar solar. Sonra kültürel üretim daralır. En sonunda ortak geleceği hayal etme kapasitesi zayıflar.
Kültürel tasfiye bu zayıflamanın içinde gerçekleşmiştir. Ve somuttur.
Kürtçe eğitim veren kurslar kapatılmıştır. Halkların Demokratik Kongresi bünyesinde faaliyet gösteren kültür merkezleri işlevsizleştirilmiş, ardından tamamen kapatılmıştır. Yıllarca Hakkari'nin toplumsal belleğini taşıyan halk müziği grupları dağılmıştır; enstrümanlar evlerde, çoğu zaman görünmez köşelerde beklemektedir. Newroz kutlamaları bir dönem şehrin en kalabalık ve en renkli kolektif deneyimiydi; 2016 sonrasında bu kutlamalar ya yasaklanmış ya da simgesel düzeyde, sessizce yapılır hale gelmiştir.
Hakkari'nin kendine özgü Kurmanci diyalekti de bu süreçten nasibini almıştır. Kamusal alanda konuşulmaz olmuştur. Çarşıda, kurumda, sokakta Kürtçe konuşmak görünmez ama hissedilen bir baskıyla karşılanmıştır. Bu diyalekt artık yalnızca ev içinde ve yaşlı kuşakların dilinde nefes almaktadır. Bir dil kamusal alandan çekildiğinde yalnızca bir iletişim aracı değil; bir dünya görüşü, bir hafıza sistemi ve bir kimlik çerçevesi de daralır.
Yerel gazetecilik ve yayıncılık da bu tablonun bir parçasıdır. Kürtçe yayın yapan yerel radyo istasyonları kapanmıştır. Yerel haberciliği üstlenen küçük ama bağımsız yayın organları susturulmuştur. Bu boşluğu dolduran şey ise Hakkari'nin gerçekliğine yabancı, merkezi ve tekdüze bir medya dili olmuştur.
Sonuç aynıdır: Bir şehrin kendi sesini üretme kapasitesi sistematik biçimde törpülenmiştir.
Geri dönüşün gerçek sorusu
Hakkari'ye dönüş meselesinde iki farklı senaryo mümkündür.
Birinci senaryoda geri dönüş yalnızca fiziksel bir hareketlilik olarak kalır. İnsanlar gelir, evler dolmaya başlar, sokaklar hareketlenir. Ama kültürel doku onarılmaz. Kapatılan kültür merkezleri yeniden açılmaz. Dil kamusal alana giremez. Aşiretler arası kırgınlıklar konuşulmaz. Cezaevindekilerle ve sürgündekilerle gerçek bir yüzleşme yapılmaz. Bu senaryoda Hakkari, dolmuş ama iyileşmemiş bir şehir olur.
İkinci senaryoda ise dönüş yalnızca bedenlerin değil; hafızanın, dilin ve kültürel üretim kapasitesinin de geri gelişidir. Bu senaryo çok daha zordur. Çünkü kültürel tasfiye, fiziksel yıkımdan daha sinsi ve daha uzun soluklu bir hasardır. Bir binanın yeniden inşası yıllar alır; susturulan bir dili kamusal alana yeniden taşımak, kapatılan bir kültür kurumunu yeniden canlandırmak, dağılan bir topluluk hafızasını yeniden örmek — bunlar kuşaklar alabilir.
Fakat bu ikinci senaryo aynı zamanda tek gerçek dönüşüm ihtimalidir. Çünkü Hakkari'nin meselesi mekânsal değil; toplumsaldır. Ve toplumsal iyileşme, sessizliğin önce tanınmasıyla başlar.
Sessizliği konuşmak
Hakkari'nin bugünkü sessizliği, bir yenilginin değil; bir yorgunluğun ifadesidir. Onlarca yıl boyunca hem çatışmanın hem de tasfiyenin yükünü taşıyan bir şehir, konuşmak için tükenmemiştir; konuşmanın bir şeyi değiştireceğine inanmak için motivasyon arayışındadır.
Bu motivasyonu yeniden üretmek, geri dönüşün en temel koşuludur. Ve bu motivasyon dışarıdan getirilemez. Dağdan gelen, cezaevinden çıkan, Almanya'dan ya da Duhok'tan dönen insanlar bu motivasyonu ancak şehirle gerçek bir diyaloğa girerek, yerelde kalanların sessizliğini küçümsemeden, aşiret yapısının karmaşıklığını görerek ve kültürel tasfiyenin somut izlerini tanıyarak üretebilirler.
Hakkari'nin sahipleri çoktur. Her biri farklı bir yerden bakmaktadır şehre. Dağdan bakan başka görür, Almanya'dan bakan başka, Duhok'tan bakan başka, yerel çarşıdan bakan başka. Bu farklı bakışlar çatışmanın değil; yeniden kuruluşun ham maddesidir.
Eğer bu ham madde doğru işlenirse, Hakkari yalnızca bir şehir olmaktan çıkar. Kürt siyasetinin barış içinde nasıl var olabileceğinin somut ve yaşayan bir örneği olur.
Bu ihtimal henüz yalnızca bir ihtimaldir. Ama ihtimalin kendisi, uzun süredir Hakkari'de görülmemiş bir şeydir: Umut.
