Her kuşak, görece bir belirsizlik içinde kendi misyonunu keşfetmek, onu gerçekleştirmek ya da ihanet etmek zorundadır. Frantz Fanon

4 Mayıs 2026. Hakkari Ticaret ve Sanayi Odası'nın konferans salonu. Hakkari Haber TV Genel Yayın Yönetmeni Hacivat'ın öncülüğünde düzenlenen 'Hakkari Konuşuyor' buluşması. Salon dolacak diye umulmuştu — sandalyeler o beklentiyle dizilmişti. Ama şehir gelmemişti. Gelenler azdı, sandalyelerin çoğu boştu. Hakkari'nin o bildik yorgunluğu havada asılıydı: sormak isteyip sormaktan vazgeçen, bekleyip bıkan, ama yine de gelen insanların sessizliği.

Gelenler gerçek sorunlarla geldi. Yolu anlattılar, istihdamı anlattılar, gençlerin gidişini anlattılar. Bu kıymetliydi. Ama o kıymetli girişimin içinde, fark edilmeden, başka bir şey de oldu.

Köşedeki koltuk doluydu. Tartuffe oturmuştu oraya — ne öne çıkmış ne geride kalmış, tam da görülmek isteyenin oturduğu yerde. Konuşmacılar birer birer kürsüye çıktı. Şehrin derdini anlattıkça bir kelime çıktı ağızlarından — yumuşak, alışkın, neredeyse farkında olmadan:

"Başkanım..."

Bu kelimeyi düşünün. Başkanım. Bir il partisi başkanına, bir konferans salonunda, şehrin en ağır dertleri anlatılırken. Ne belediye başkanı, ne vali, ne bir şeyi değiştirebilecek herhangi bir makamın sahibi. Ama 'Başkanım.' Derdin kendisi kadar büyük bir hitap. Derdin kendisinden daha tehlikeli bir hitap.

Çünkü 'Başkanım' demek şunu demektir: Sen burada en büyüksün. Bu şehrin anahtarı sende. Ben senden bekliyorum. Ve Tartuffe her 'Başkanım'da büyüdü. Büyümek için çaba harcamadı — yalnızca oturdu.

Molière'in sahnesinde Tartuffe'ü büyüten kendisi değildir, Orgon'dur. O salonda Tartuffe'ü büyüten de kürsüye çıkanlar değildi — sahneyi kuran Hacivat'tı.

Karagöz oyununda Hacivat'ın işlevi budur: sahneyi düzenlemek, tarafları bir araya getirmek, konuşmaları akıcı kılmak. Ama bu düzenleme hiçbir zaman tarafsız değildir. Hacivat iktidarı dışarıda bırakmaz, içine alır. Sahneyi kuran evin sadık adamı olarak o gün bunu bilinçli yaptı. AKP İl Başkanı'nı o salonun doğal muhatabı olarak çerçeveledi. Çerçeve bir kez kurulduktan sonra, kim konuşursa konuşsun, o çerçevenin içinde konuşuyordu.

Bu buluşmada o çerçevenin en net, en açık, en formüle edilmiş sesini gazeteci Hamza Gündüz verdi. O salonda iki cümle söyledi. Bu yazı o iki cümleyi ele alıyor.

Her ikisi de iyi niyetle söylenmiştir. Ve tam bu yüzden tehlikelidir.

* * *

Hamza Gündüz'ü Tanıyalım

Mezopotamya Ajansı muhabiriydi. Bu şehirde, bu dağların gölgesinde, bu insanların arasında haber yaptı. Sonra sosyal medya paylaşımları gerekçesiyle 'örgüt propagandası' iddiasıyla yargılandı. Ertelenmiş hapis cezası aldı.

Yani devlet ona baktı ve şunu dedi: Sesin tehlikeli.

Hamza Gündüz bunu yaşadı. Bizzat. Bu şehirde. Bu devletle. Sonra pozisyon değiştirdi. 'Tarafsızım' dedi.

Ve 4 Mayıs 2026'da kürsüye çıkıp şunu söyledi:

Ben devleti bir ebeveyn gibi görüyorum. Hiçbir ebeveyn gecenin bir yarısında çocuğunu uyandırıp mama vermez.

Sesi tehlikeli bulunan adam, o sesi tehlikeli bulan devleti ebeveyn ilan ediyor.

Fanon'un sömürge toplumlarına dair tespiti burada iş görüyor: Sömürge sistemi insanı kırmaz — büker. Baskıyla değil, ödüllendirerek ve cezalandırarak uyum üretir. Hamza Gündüz yargılandı — bu cezaydı. Sonra döndü — bu uyumdu. Ve şimdi 'devlet ebeveyndir' diyor — bu bükülmenin dilidir.

Yani şunu söylüyor — kelimelerle değil, ama tam olarak bunu:

Ben döndüm. Ben sustum. Ben biat ettim. Sen de dön. Sen de sus. Sen de kendini inkâr et. Çünkü devlet ebeveyndir ve ebeveyne karşı durulmaz.

Bu bir öneri değildir. Bu bir davettir. Teslimiyete davet.

Ve bu davet iyi niyetle yapılmaktadır. Tam da bu yüzden tehlikelidir.

* * *

Birinci Cümle: Devlet Ebeveyndir

Bu metafor şunu söyler: Halk çocuktur. Devlet ebeveyndir. Zor zamanlar gecedir — sabır gerekir, vakit gelince mama gelir.

Peki bu coğrafyada devlet ne yaptı? Bu toprakların dilini yasakladı. Adlarını değiştirdi. Köyleri yaktı. İnsanları zorla yerinden etti. Yargıladı. Kaybetti. Susturdu.

Hangi ebeveyn çocuğunu yargılar?

Sömürge sistemi insanı kırmaz — büker. Bükülen insan zamanla sömürgecinin dilini, değerlerini, kurumlarını içselleştirir. 'Devlet ebeveyndir' metaforu bu bükülmenin en saf, en masum, en tehlikeli ifadesidir. Ve Hamza Gündüz bu metaforu taşıyor — iyi niyetle.

Bu metaforu bir kez kabul eden insan üç şeyi kaybeder. Öfkesinin meşruiyetini — çünkü ebeveyne öfke duymak nankörlüktür. Talebinin sertliğini — çünkü çocuk rica eder, diretmez, hesap sormaz. Ve en ağırı: özne olduğunu — çünkü bu ilişkide karar veren ebeveyndir. Çocuğun görevi beklemektir. Vergisini veren, ama hak değil lütuf bekleyen çocuk. Devlet bu sabırla beslenir.

Ebeveyn bekleyen çocuk hak aramaz. Lütuf bekler. Sabreder. Diretmez. Ve devlet bu sabırla beslenir.

* * *

İkinci Cümle: Sesini Yükseltirsen Devlet Verir

Hamza Gündüz devam etti:

Sesimizi yükseltmedikçe, konuşmadıkça, devlet bize bir şey veremeyecek.

Kürdistan 90 yıldır sesini yükseltmedi mi?

Sokağa çıkmadı mı? Parlamentoda konuşmadı mı? Silahlı, sivil, siyasi — her biçimde, her kanaldan sesini duyurmaya çalışmadı mı? Yanıt ne oldu? İnkâr. İmha. Zorla yerinden etme. Yargılama. Kayıplar. Susturma.

Ve Hamza Gündüz sesini yükseltti. Ne oldu? Yargılandı.

'Sesini yükseltirsen devlet verir' diyen adam, sesini yükselttiği için yargılanmış biridir.

Bu cümleyi bir kez daha okuyun.

Sömürge sistemi hangi sesi meşru sayacağını kendisi belirler. 'Başkanım' diyerek talep sunan ses kabul görür. Sistemi sorgulayan ses tehdit ilan edilir, bastırılır, yargılanır. Hamza Gündüz bu sınırı bizzat yaşadı. Sonra sınırın diğer tarafına geçti. Ve şimdi bizi de sınırın diğer tarafına davet etmekte.

Hamza Gündüz bu öğrenmenin en açık, en formüle edilmiş, en iyi niyetli örneğidir. Ve tam bu yüzden en tehlikeli olanıdır.

* * *

Dilekçe ile Hesap Sorma Arasındaki Mesafe

O salonda iki farklı konum mümkündü.

Birincisi: devleti ebeveyn kabul et, sesini yükselt, bekle. Bu dilekçe konumudur. Rica eder. Sabreder. Mama bekler.

İkincisi: devleti hesap vermekle yükümlü bir yapı olarak gör, ona karşı bir özne olarak dur, borcunu öde de. Bu yurttaşlık konumudur. Talep eder. Diretir. Hesap sorar.

Bu iki konum arasındaki fark küçük görünür. Ama her şeydir.

Çünkü dilekçe veren Tartuffe'ün önünde küçülür. Hesap soran Tartuffe'ü küçültür.

Hakkari Konuşuyor buluşması dilekçe konumunda kaldı. Bunu söylemek, o buluşmayı küçümsemek değildir — orada konuşanların samimiyetini sorgulamak da değildir. Bu, o konumun nerede durduğunu görmektir. Ve görmek, değiştirmenin başlangıcıdır.

* * *

Davetinizi Reddediyoruz

Hamza Gündüz'ün davetine cevabımız nettir.

Teslimiyete davet ettiniz. Ama bu şehir daha önce de davet edildi — sürgüne, inkâra, sessizliğe. Hepsini reddetti. Bunu da reddediyoruz.

Ebeveynlerinizi tanımıyoruz. Bu devlet bizim ebeveynimiz değildir. Hiçbir zaman olmadı. Dilimizi yasaklayan, adlarımızı değiştiren, köylerimizi yakan, insanlarımızı yargılayan, kaybeden, susturan bir yapıya ebeveyn demiyoruz. Demeyeceğiz.

Biz döndüğünüz yere dönmüyoruz. Sustuğunuz yerde susmuyoruz. Biat ettiğiniz yerde biat etmiyoruz.

Biz eşit yurttaşlık ilkesiyle oturuyoruz. Eşit yurttaşlık ilkesiyle var oluyoruz. Bu toprakta, bu dağların gölgesinde, bu şehrin yorgunluğuyla — ama diz çökmeden.

Çünkü dilekçe veren Tartuffe'ün önünde küçülür. Hesap soran Tartuffe'ü küçültür.

Biz hesap soruyoruz.

Şer û şerr in xwediyên vî welatî
Em ê rabin, em ê rabin, em ê rabin

Zulüm ve kötülük sahipleniyor bu yurdu
Biz kalkacağız, biz kalkacağız, biz kalkacağız

— Cigerxwîn