Geçtiğimiz günlerde, 13 Nisan'da, bu mecrada "Kaya Plaza Karakolu!" başlıklı bir metin yayınladım ve ardından kaldırdım. Bu, bazı çevrelerin umduğu gibi korkudan doğmuş bir geri çekiliş değildir; tehdit, bu kalemi susturacak bir kudret olmamıştır. Ancak insan bazen, hayatında eksik kalan bir sesin hatırına susar. 10 yıldır göremediğim bir babanın sözü, o metnin geri çekilmesine vesile olmuştur. Bu insani bir tercihtir; bir özür değil, bir açıklamadır.

Ancak şunu açıkça söylemek gerekir: O yazıdaki tespitler yerli yerinde duruyor. Yazı silinse de hakikat silinmez. Zamanın arşivi niyetleri değil, izleri saklar. Ve o izler resmi kayıtlardadır:

Soruşturma No: 2024/1712 | Esas No: 2024/785

Dava Esas: 2024/261 | Karar No: 2025/318

Bu numaralar sadece birer rakam değil; bir şehrin hafızasının ve adalet arayışının parçasıdır.

II. Bedeli Ödenmiş Bir Hayat ve "Ajanlık" İftirası

Benim hikâyem saklı değildir: Öz yönetim davaları, verilen ağır cezalar ve ardından gelen 10 yıllık zorunlu sürgün. Türkiye'den Duhok'a ve Almanya'ya uzanan, kendi emeğimle var ettiğim bir hayat söz konusu. Hesabını veremeyeceğim bir geçmişim yok; hatasızlık iddiam da yok, yalnızca sorumluluğumun bilincindeyim.

Kimliğim nettir: Kürt ve Müslüman. Herhangi bir siyasi yapının memuru veya sözcüsü değilim. Aidiyetim bir partiye değil, hakikat arayışınadır. Buna rağmen şahsıma yöneltilen "ajanlık" ithamı beyhude bir itibarsızlaştırma operasyonudur. Gerekçe olarak gösterilen "ifadede isim zikretme" meselesi ise tam bir devekuşu siyasetidir. Yan yana durduğumuz, aynı partide eş başkanlık yaptığımız kişileri fotoğrafta görünce "tanımıyorum" diyecek kadar ifade yoksunu değilim. O gün o karelerde olup bugün kayyumlarla saf tutanlar bedel ödemezken, ben 10 yıldır bu duruşun faturasını sürgünle ödüyorum. Dün ne söylediysem bugün de aynı yerdeyim.

III. Miran Öğretmen: Şehrin Susturulmuş Çığlığı

Hakkâri'de genç bir kadın öğretmen — Miran — hayatına son verdi. Ardında tecavüz, şantaj ve sistematik bir yıkım gibi ağır iddialar kaldı. Eğer bu iddiaların gölgesinde bir can yitip gittiyse ve üzerine ciddiyetle gidilmiyorsa, bu sadece bireysel bir trajedi değildir. Kapatılan soruşturmalar ve silinen kayıtlar, bir şehrin vicdanına vurulmuş prangadır. Miran öğretmenin adı bu şehrin hafızasına kazınmalıdır. Fail kim olursa olsun, hesap sorulmadığı sürece susan her birey bu suça ortaktır.

IV. Kurumsal Felç ve Boşa Düşen Enerjinin Toplumsal Maliyeti

Hakkâri Ticaret ve Sanayi Odası, yıllardır aynı dar çemberin içinde, aynı isimlerin tahakkümünde nefessiz bırakılıyor. Ortada ne şeffaf bir faaliyet raporu var ne de aidatların akıbeti belli. Şehirde odaya ait taşınmazların belirli kişilere usulsüzce devredildiği iddiaları artık dedikoduyu aşmış, kurumsal bir krize dönüşmüştür. Soruyoruz: Hangi mülkler, hangi fiyatla, kime devredildi?

Siyasi yapıdaki çürüme de farksızdır. Şunu sormak gerekiyor: Parti yöneticiliği, STK temsilciliği, kadın kolları başkanlığı, gençlik kolları başkanlığı — bunlar ne zamandan beri birer meslek oldu? Sabahtan akşama aynı mekânlarda, aynı sohbet halkaları içinde dolaşan bu insanların ne ürettiği, ne geliştirdiği, şehre ne kattığı belli değil.

Asıl mesele şu: Bu kadar insan gücü, bu kadar zaman ve enerji neden boşa akıyor? Çünkü bu yapılar insanları üretimden koparıyor. Bir genci "gençlik kolları başkanı" yapıp vitrine çıkarmak, onu hem bir meslekten hem de gerçek bir toplumsal katkıdan mahrum etmektir. Bir kadını "kadın kolları başkanı" unvanıyla süslemek, onu gerçek bir örgütsel güçten uzak tutmanın kibar biçimidir. Bu atıl yapı bir kaza değil; şehrin enerjisini kontrol altında tutmanın sistematik bir yöntemidir. Ve bu yöntemin toplumsal maliyeti ağırdır: Üretemeyen bir nesil, düşünemeyen bir kurum, dönüşemeyen bir şehir. Şehri bu plansız yapılaşmaya ve usulsüz imar düzenine teslim eden aktörler de işte bu boşa düşmüş yapılardır.

V. İnşa Çabası: İsimler Zikredilecektir

Yöntemimiz nettir: İsimler ve kurumlar zikredilecektir. İsimsiz eleştiri, adaletsizliğin en güvenli örtüsüdür. Kahve köşelerinde fısıldanan muğlak sözler bu şehre bir şey kazandırmadı. İmar meseleleri yazılacak, mağduriyetler kayda geçirilecek ve her isme açık çağrı yapılacaktır: Sorumluluk alın, hesap verin, gerekirse geri çekilin.

Bu şehirde hâlâ umut var. Cengiz Şen gibi şahsiyetler, Kürt ve Müslüman kimliğin onurla nasıl taşınabileceğini gösteren asli dokumuzdur. Zeynep Besi Dara ve Lokman Abi gibi imar hukuksuzluğuna şerh düşenlerin varlığı, hakikatin henüz tükenmediğini gösterir.

Şehir yalnızca betonla değil, ahlakla inşa edilir. İmar uğruna kirlenmek sadece bireyi değil, toplumu çürütür. Liyakatli olana yer açmak bir kayıp değil, erdemdir.

Bu vesileyle siyaset yapanlara da bir çağrım var: Siyaset, salt sorun çözme becerisi değildir. Sorunlara çözüm adına bir gedik açabilme becerisidir. En azından bunu yapın. Bir gedik açın. Geri kalanını bu şehrin insanı yapar.

Yazılar devam edecek. Çünkü umudumuz var.

Rahmetli Mehmet Uzun, 2006 yılında Ankara'da düzenlenen "Türkiye Barışını Arıyor" konferansında şöyle demişti: "Umut imkânsızı gerçekleştirmek değildir. Umut, imkânsızı gerçekleştirmek için bir yol haritasıdır."

Biz umut edeceğiz. İyilik çoğalacak. İyiler bir araya gelecek, ses verecek, ses olacak — ta ki kolektif akıl hâkim olana kadar. Çünkü bazı hakikatler, ancak isimleriyle birlikte anlam kazanır.