Ekonomik krizlerin gölgesinde büyüyen ahlaki çözülme, tefecilik iddiaları ve tartışmalı yargı süreçleri kentte adalet duygusunu zedeliyor. Kamuoyu, aynı isimlerin farklı dosyalarda farklı sonuçlarla karşılaşmasının nedenlerini sorgularken, şeffaflık ve hukuk önünde eşitlik talebi her geçen gün daha güçlü dile getiriliyor.
Üretmeyen, düşünmeyen, sorgulamayan toplumlar zamanla hayatın anlamına yabancılaşır. Oysa yaşamak, yalnızca akışa kapılmak değil; gerektiğinde yön verebilmektir.
Ekonomik krizlerin yalnızca piyasaları değil, toplumsal ahlakı da aşındırdığı bir gerçek. Son yıllarda kentimizde yaşanan ahlaki deformasyon ve sosyal yozlaşma artık inkâr edilemeyecek bir noktaya ulaştı. Bu konuda toplumun çok geniş bir kesiminin ortak kanaat taşıdığı görülüyor.
Bu çürümeyi besleyen birçok neden olabilir. Ancak kamuoyunda en çok konuşulan meselelerden biri hiç kuşkusuz tefecilik iddialarıdır. Çünkü tefecilik yalnızca ekonomik bir suç değildir. Arkasında dağılan aileler, kapanan iş yerleri, borç sarmalında tükenen insanlar ve haksız kazanç düzeni vardır. İnsan hayatını sessizce öğüten bir mekanizmadır.
Elbette mesele yalnızca bu işi yaptığı iddia edilen kişilerle sınırlı değildir. Onlarla ilişki kuranlar, onları koruyup kolladığı ileri sürülenler ve yargı süreçlerine dair tartışmalar da toplum vicdanında ayrı bir rahatsızlık oluşturmaktadır. Bu nedenle sorun sadece ekonomik değil; aynı zamanda ahlaki ve sosyolojik bir sorundur.
Bugün toplumun bazı kesimlerinde ahlaki sınırların giderek silikleştiği görülüyor. Çünkü ahlakın maddi bir karşılığı yok. Bu nedenle kimi insanlar kendilerini hukukla ve vicdanla sınırlı hissetmiyor. Fırsatını bulanlar, tefeciliği âdeta ticari bir faaliyet gibi sürdürüyor; bunu yaparken de ciddi bir engelle karşılaşmayacaklarına inanıyor.
Belki de bunun en önemli sebebi, kamuoyuna yansıyan bazı suç duyurularının çoğu zaman soruşturma aşamasına dahi taşınmaması ya da kısa sürede sonuçsuz kalmasıdır. Bu durum ister istemez toplumda “Ayrıcalıklı kişiler korunuyor mu?” sorusunu doğuruyor.
Bir süre önce ilimizde, tefecilik yaptıkları iddia edilen bazı isimlerle mağdur oldukları öne sürülen kişilere ilişkin listelerin WhatsApp gruplarında dolaşıma sokulduğuna tanıklık ettik. Bildiğimiz kadarıyla konu yargıya da intikal etti. Ancak yine kamuoyuna yansıyan bilgilere göre, söz konusu kişiler hakkında “kovuşturmaya yer olmadığı” yönünde kararlar verildi.
Tam da burada kamuoyunda konuşulan dikkat çekici bir iddia öne çıkıyor. İlk soruşturma dosyasında isimleri geçen bazı kişilerin siyasi mensubiyetlerinin süreç üzerinde etkili olduğu yönünde toplumda çeşitli değerlendirmeler yapılıyor. Elbette bu bir iddia. Ancak insanların kafasındaki kuşkular giderilmediği gibi kamuoyu vicdanı da tatmin edilmiş değil. Bu yüzden yargı süreçlerinin daha şeffaf yürütülmesi gerektiği yönündeki beklenti her zamankinden daha fazla.
Çünkü hukuk tarafsız olmak zorunda ve aynı zamanda tarafsızlığını görünür kılmak zorunda. Toplumun bir kesiminde dahi siyasi aidiyetlerin soruşturma süreçlerini etkileyebildiği yönünde bir kanaat oluşması, hukuk sistemine olan güven duygusunu yaralar. Dolayısıyla bu dosya yalnızca hukuki değil, vicdani açıdan da önemli bir sınav niteliğindeydi. Ne var ki ortaya çıkan tablo, toplum vicdanını tatmin etmeye yetmedi.
Bu kent küçük yer. İnsanlar kimin ne işle meşgul olduğunu az çok bilir. Bu nedenle süreçle ilgili şüpheler de kolay dağılmıyor. Kamuoyu doğal olarak şeffaf ve ikna edici bir açıklama bekliyor.
Burada dikkat çekici başka bir husus daha var.
12 Mayıs 2026 tarihinde, kamuoyuna yansıyan haberlere göre, Hakkâri Cumhuriyet Başsavcılığı talimatıyla tefecilik iddiasına yönelik bir operasyon gerçekleştirildi. Operasyon kapsamında 14 kişinin gözaltına alındığı ve bunlardan 8’inin tutuklandığı bilgisi basında yer aldı. Tutuklanan bazı isimlerin iki dosyada da yer alan kişiler olduğu iddia ediliyor. Burada paradoksal bir durum söz konusu.
Tam da bu noktada toplum şu soruyu soruyor: Önceki dosyalarda “kovuşturmaya yer olmadığı” değerlendirmesi edilirken, bu dosyada tutuklamaya varan süreç nasıl ortaya çıktı? Dosyalar arasındaki fark neydi? Kamuoyu bu konuda tatmin edici bir açıklama bekliyor.
Çünkü adalet yalnızca tecelli etmekle değil, toplum nezdinde görünür olmakla da anlam kazanır. Hukukun bir kesime farklı, başka bir kesime farklı uygulandığı yönündeki algı, yargıya olan güveni zedeler.
Hakkâri’de insanlar birbirinin kumaşını bilir. Bu toplumun hafızası güçlüdür. Kimin ne yaptığını, ne söylediğini, kimin niçin ve neden sustuğunu bilir. Belki de bugün herkesin kendisine şu soruyu sorması gerekiyor: İnsan; bildikleriyle mi, söyledikleriyle mi, yoksa sustuklarıyla mı sınanır?
Çünkü bazen bir şehrin çöküşü, kötülük yapanlardan çok, iyilerin sessizliğinden büyür.
Fransız düşünür Étienne de La Boétie’nin şu sözü tam da böyle zamanlar için söylenmiş gibidir:
“Bir ulus, kendi mutluluğu için hiçbir çaba göstermeyebilir; yeter ki kendi yıkımı için çalışmasın.”
