Bir şehir düşünün; Bakir doğası, eşsiz coğrafyası ve kadim kültürüyle büyük bir potansiyele sahip. Yüzyıllar boyunca önemli bir siyasi ve kültürel merkez olmuş. Dağları, vadileri, kaleleri, medreseleri, gelenekleri, sözlü kültürü ve insan hikâyeleriyle başlı başına bir kültürel miras alanı.

Ama bugün bu şehir, sahip olduğu değerleri büyütmek yerine gün geçtikçe tüketiyor. Bir kanser hastası gibi günbegün eriyerek uzuvlarını kaybediyor.

Hakkâri'nin talihsizliği nedir?

Bunu yalnızca coğrafyayla, ekonomik imkânsızlıklarla, ulaşım sorunlarıyla veya merkeze uzaklığıyla açıklamak mümkün mü?
Hakkâri, yaklaşık yedi asır boyunca Hakkâri Emirliği'ne ev sahipliği yapmış, 35 emir tarafından yönetilmiş bir bölge. Öyle ki Birinci Dünya Savaşı'nda İngilizler, Ruslar ve Fransızlar bu topraklar için planlar yapacak kadar önemsemişti burayı. Bugünse küçük bir serhat vilayeti konumunda.

Cumhuriyet'in ilk yıllarından bugüne Türkiye'nin idari yapısı büyük ölçüde değişti. Yeni iller kuruldu, ilçeler il oldu, ülke büyüdü. Hakkâri ise aynı ölçüde büyüyemedi.

Ülke büyüdü.
Nüfus arttı.
Yeni iller kuruldu.

Ulaşım, teknoloji ve iletişim gelişti.
Peki Hakkâri?

Hakkâri neden aynı ölçüde büyüyemedi?
Hatta daha acısı, neden sahip olduğu bazı değerleri zaman içerisinde kaybetti?
Bir şehrin kaderini belirleyen yalnızca yöneticilerin kim olduğu değildir. Asıl mesele, yöneticilerin şehrin tarihine, kültürüne, kamusal kaynaklarına ve geleceğine nasıl baktığıdır.

Bunun için geçmişten bugüne birkaç örneğe bakalım. Bu gerilemenin sebeplerini isim vermeden, birkaç örnek üzerinden anlatmak istiyorum.

15D88F84 Ac1E 4847 Be68 340F2Bb5905B
Çölemerik Kalesi: Bir şehrin hafızası nasıl yok edilir?

Hakkâri'nin tarihsel hafızasının en önemli mekânlarından biri Çölemerik Kalesi'dir.
Böyle bir yapının bulunduğu bir şehirde yapılması gereken aslında çok açıktır:

Araştırmak.
Belgelemek.
Arkeolojik olarak incelemek.
Koruma altına almak.
Restore etmek.

Ve gelecek kuşaklara aktarmak.
12. yüzyıldan 1849'a kadar Hakkâri Emirliği'nin yönetim merkezi olan Çölemerik Kalesi, restore edilmek yerine üzerine dozerler çıkarılarak dümdüz edildi ve piknik alanına dönüştürüldü. Dönemin yöneticileri bunu şehre büyük bir hizmet gibi sundu.

Kalenin dibinde, tesadüfen bir vatandaş tarafından bulunan Hakkâri Stelleri ise hâlâ gizemini koruyor. Belki de bu steller kalenin bulunduğu alanla ilişkiliydi. Belki kalenin içerisinde bulunuyorlardı ve zaman içerisinde toprak kaymasıyla aşağıya indiler.

Bunu bugün kesin olarak bilmiyoruz.
Bildiğimiz ise bu stellerin MÖ 1450-1000 yılları arasına tarihlendirildiği ve bölgenin çok daha eski bir kültürel geçmişine işaret ettiği.
Dolayısıyla mesele yalnızca bir kalenin nasıl kullanıldığı değildir.

Mesele, bir şehrin geçmişine ne kadar değer verdiğidir.

“Eskiden tarih bilinci bugünkü kadar gelişmiş değildi” diyebiliriz.

Peki yakın tarihte yaşananlar?
Onları nasıl açıklayacağız?

1527B9Cb Fa93 4A80 9Af7 F401Dbe8A637
Özel İdare Binasından Üniversiteye
Şehrin Özel İdaresi, hizmet binası için merkezde bir arsa üzerine inşaata başladı. İki parselden oluşan, toplam 3.465 metrekarelik büyük bir kamu arazisiydi bu. Şehrin göbeğinde sıradan bir köşe değildi.

Bu alanın bir kısmına “yap-işlet-devret” modeliyle bir market binası yapıldı.
Sonra şehre üniversite kuruldu.
Halk, sevinçten ve umuttan olsa gerek, gözünü karartmıştı. Üniversite gelmişken kim engel olabilirdi ki?

Özel İdare binası sembolik bir fiyata üniversiteye devredildi.

Market binasının kirası devam etti. Bu arada kira bedelinin son yıllara kadar neredeyse 1+1 bir evin kirası kadar olduğu ifade ediliyordu.
Ama Özel İdare binası eskiydi.
Mühendisler ölçüp biçtikten sonra çok yüksek bir maliyetle bakım, onarım ve güçlendirme yapıldı.

Teslim edildiği günden yıkıldığı güne kadar bodruma sızan suya çare bulunamadı.
Burada sorulması gereken sorular var:

Müteahhidin yaptığı işte bir sorun mu vardı?

Mühendislik hesaplarında bir hata mı yapılmıştı?

Kontrol mekanizmaları gerektiği gibi çalışmış mıydı?

Bunların cevabını elbette ilgili teknik belgeler ve resmî kayıtlar verebilir.
Bu arada üniversite, kiralık binalarda hizmet vermeye devam etti.

Zaman geçti.

Ülkede yaşanan büyük deprem felaketinden sonra tüm kamu binalarına kontrol yapılması istendiğinde bu bina da incelendi ve yıkım kararı çıktı.

Şimdi çok basit bir soru sormak gerekiyor:
Eğer bina güçlendirilmişse, bu güçlendirme neden binanın uzun vadeli kullanımını sağlayamadı?

Kamu kaynağı kullanılarak güçlendirilen bir bina neden kısa süre sonra yıkılmak zorunda kaldı?

Bu soruların sorulması kimseyi suçlamak anlamına gelmez. Tam tersine, kamu yönetiminin gereğidir. Çünkü kamu kaynağı kullanılmışsa, kamuoyunun hesabını sorma hakkı vardır.

Bina yıkıldı.

Daha sonra binanın yerine yeni bir üniversite yapısı planlandı. Fakat bu kez de başka bir soru ortaya çıktı. Hakkâri'nin kanseri yine devreye mi girmişti? Alan daraltıldı, planlama küçültüldü.

Neden?

Market binasının çalışmaya devam edebilmesini sağlamak için mi?
Şehre yüz yıllık değil, on yıllık bir proje mi tasarlanıyordu?

Neden uzun vadeli bir kamu yatırımı yerine mevcut ticari kullanımın devamını kolaylaştıran bir planlama tercih ediliyordu?

Bunlar cevabı kamuoyuna açık biçimde verilmesi gereken sorulardır.

Şunu da not düşmek gerekir: Dönemin rektörünün bu alanın bazı kişilere satılması yönünde girişimlerde bulunduğu, ancak dönemin valisi ve bazı şehir eşrafının müdahalesiyle alanın kamuda kalmasının sağlandığı yönünde iddialar bulunmaktadır.
Bu iddiaların doğruluğu ise resmî belgelerle ortaya konulmalıdır.

Meydan Medresesi: Doğru Yapılan Bir İş
Hakkâri'nin bütün hikâyesi kayıplardan ibaret değil. Bunun en güzel örneklerinden biri Meydan Medresesi.

Bu örnekte üniversiteyi haksız yere suçlamayalım, doğrusunu söyleyelim.
Şehrin Cumhuriyet'ten önceki iki asırlık “üniversitesi” sayılabilecek Meydan Medresesi, 1924'ten sonra uzun yıllar cezaevi olarak kullanıldı. Ardından atıl kaldı. Darbe sonrası dönemde ülkenin kültür varlıkları restore edilmeye başlanınca, Diyarbakırlı bir mühendisin girişimiyle yapının restorasyon projeleri çizildi. Şehrin tarihî kimliğini taşıyan bu yapı, 1984'te restore edilerek Kültür ve Turizm Müdürlüğü'ne tahsis edildi.

Ne var ki bina yine atıl kaldı.
Ta ki üniversite 2015'te tahsisini devralana kadar. Restorasyon revize edildi ve yapı, şehrin tek müzesine dönüştürüldü.

Bu, aslında Hakkâri için önemli bir başarıdır.
Çünkü burada geçmiş ile bugün arasında bir bağ kurulmuştur. Eski bir yapı yalnızca korunmamış, yeniden işlevlendirilmiştir.
Demek ki doğru bir bakış açısı sergilendiğinde Hakkâri'nin tarihi ve birikimi bir yük değil, geleceğe dönük büyük bir imkân olabiliyor.
Hatta iyi uygulamalara bir örnek daha verebiliriz.

Şehrin göbeğinde yükselen ve zamanında çeşitli mühendislik sorunlarıyla karşı karşıya kalan eski YİBO (Yatılı İlköğretim Bölge Okulu) binasının bulunduğu alan, daha sonra halk otobüsü durağı ve şehir otogarı gibi şehrin temel ihtiyaçlarından birine yönelik olarak değerlendirildi.

Yani eğriye eğri, doğruya doğru.
İyi yapılan işleri de teslim etmek gerekir.
Atatürk Kültür Merkezi'nin Trajikomik Hikâyesi
Bir başka liyakatsizlik örneği ise Atatürk Kültür Merkezi (AKM) sürecinde yaşandı.
Yıllar süren aksaklıklardan sonra Merkez tamamlandı.

Bu kadim kentin kültür ve sanat üretimi, potansiyeli itibarıyla ülke sınırlarının ötesine ulaşmışken, mekânsızlık kaderine bakalım.
Şehre bir kültür merkezi inşaatı başlatıldı; ancak yapının ana iskeleti ortaya çıktıktan sonra inşaat durdu. Sonra şehrini seven bazı kişilerin girişimiyle bina tamamlandı.
Bu şehirden Türkiye'nin kültür ve sanat hayatına önemli isimler çıktı.

Bunun en bilinen örneklerinden biri Yılmaz Erdoğan. Hakkâri'nin kültürel potansiyelini yalnızca bu isim üzerinden değerlendirmek elbette doğru olmaz. Fakat bir şehrin sinema, tiyatro ve sanat üretimi açısından ne kadar büyük bir potansiyel taşıdığını görmek için yeterince güçlü bir örnektir.

Türkiye sinema tarihinde önemli bir yere sahip Vizontele filminin yazarı ve yönetmeni Yılmaz Erdoğan, bu kentin evladıdır.
Oysa kentte uzun süre bir sinema salonu bile yoktu.

AKM tamamlanıp hizmete girdi.
Sinema salonu aktif hâle geldi.
Tiyatro salonunu gençler kendi bireysel girişimleriyle canlı tuttu.

Hatta bu kültürel birikimle yetişmiş bir girişimci, yüze yakın genci bir çatı altında toplayarak Rengi Hakkâri Sanat Topluluğu'nu kurdu. Topluluk, ismine yakışır şekilde ülke turnesine çıktı.

Yani şehir, kendisine verilen imkânı kullanmayı bildi. Sonra yine aynı hikâye başladı.
Dönemin müdürü, binanın güçlendirilmesi gerektiğini bakanlığa bildirdi ve bütçe talep etti.

Gelen bütçeyle güçlendirme yapıldı, bina boyandı ve çeşitli düzenlemeler gerçekleştirildi.
Bina daha iki yıl bile hizmet vermemişken kamu binalarına deprem testi yapılması istendi.

Sonuç: Acil yıkım.

Peki mühendisler bu kararı neye göre verdi?
Bakım, onarım ve güçlendirme sırasında tam olarak neler yapılmıştı?
Yapılan işlerin kapsamı neydi?
Harcanan kamu kaynağı ne kadardı?
Bina yıkıldığı için yapılan uygulamaları bugün yerinde incelemek mümkün değil.
Ancak müteahhidin yaptığı işi gösteren evraklar ve karşılığında aldığı meblağ, devletin resmî kayıtlarında bulunuyor.
Birileri sadece bu belgelere bakarsa önemli soruların cevaplarını görebilir.

Hakkâri Evi: Kolektif hafıza neden korunmaz?
Bir başka örnek daha var.
Bursa Büyükşehir Belediyesi ile Hakkâri arasında gerçekleştirilen kardeşlik projesi kapsamında, AKM'nin hemen yanına, Hakkâri Valiliği'nin girişimleriyle 1 milyon 200 bin TL harcanarak güzel bir bahçe içinde “Emir Sultan Parkı ve Hakkâri Evi Kahvaltı ve Kafeterya Salonu” yaptırıldı.

Hakkârili bir girişimci burayı işletti ve geliştirdi.
Hakkâri'nin sosyal ve kültürel hayatının bir parçası oldu. Hakkârili kadınlar burada yöresel lezzetler üretti.

Kısa sürede herkesin uğrak noktası hâline geldi.
Şehre gelen bürokratlar, akademisyenler ve sanatçılar, neredeyse herkes buraya götürülüyordu. Kimi zaman yöresel bir kahvaltı, kimi zaman yöresel bir yemek, kimi zaman da bir menengiç kahvesi ikram ediliyordu.
Atmosfer ve lezzet o kadar uyumluydu ki kamu kuruluşları misafirlerini burada ağırlamaya başladı.

Şehre gelenlerin zihninde Hakkâri'yi temsil eden mekânlardan biri hâline gelmişti.
Zaman geçti.

AKM yıkılınca orada yeni bir proje planlandı.
Ancak bu kez Hakkâri Evi'nin de proje alanına dâhil edilmesi gündeme geldi.
Şimdi soruyorum:

Türkiye'nin iki farklı şehrinin kardeşlik projesiyle inşa ettiği, zaman içerisinde bu kadar kültürel işlev kazanmış bir mekân neden ortadan kaldırılmak isteniyor?
Kolektif hafızanın yer ettiği bu mekâna neden sahip çıkılmıyor?

Buranın yıkılması veya işlevinin ortadan kaldırılması kamu zararı doğurmayacak mı?
Böyle bir yeri yeniden inşa etmek kamuya kaça mal olacak?

Bir mekân ekonomik değerinden daha büyük bir kültürel değer üretmeye başladığında, kamu yönetiminin o mekâna bakışı değişmemeli midir?

Devlet neden bir kuruşun peşine düşerken milyonları sormaz?

Devletin temel özelliklerinden biri, kamu kaynaklarını korumak ve yapılan harcamaların hesabını sormaktır.

Bir kuruşluk kamu zararının bile takip edilmesi aslında devletin adalet ve hesap verebilirlik anlayışının bir göstergesidir.
Bu son derece kıymetlidir.

Ama sormadan edemiyorum:
Bir kuruşun peşine düşen devlet, neden bu şehirdeki kamu zararlarına aynı hassasiyetle bakmıyor?

Bir köylüye, bir çiftçiye kuruş hesabı için icra gönderebilen devlet, kamu kaynaklarının yanlış kullanıldığı iddialarını neden aynı kararlılıkla incelemiyor?

Müteahhitlerin, mühendislerin, kontrol görevlilerinin ve karar verici yöneticilerin sorumluluğu neden sorgulanmıyor?
Devlet neden bir kuruşun peşine düşerken milyonların hesabını sormasın?
Çünkü kamu kaynağı hepimizin kaynağıdır.
Hakkâri'nin asıl meselesi nedir?
Bütün bu örnekleri yan yana koyduğumuzda karşımıza ilginç bir tablo çıkıyor.
Hakkâri'nin kaderi bahtsız değil; ihmal edilmiş.
Ve bu ihmalin bir faturası var.
Onu ödeyecek olan da yine bu şehrin kendisi.

Fakat tam da bu nedenle şu soruyu sormak zorundayız: Bir vatandaştan bir kuruşun hesabını soran devlet, milyonlarca liralık kamu yatırımlarının sonucunu da aynı kararlılıkla sorgulamaz mı?

Bu şehrin belki de en büyük ihtiyacı, sahip olduğu değerleri görebilen ve onları geleceğe taşıyabilen bir yönetim anlayışıdır.

Çünkü Hakkâri'nin tarihi vardır.
Doğası vardır.
Kültürü vardır.
Sözlü mirası vardır.
Arkeolojik mirası vardır.
Mimarisi vardır.
Sanat üretimi vardır.
Gençleri vardır.

Ve bütün bunların üzerinde yükselen güçlü bir şehir hafızası vardır.
Bütün mesele, bu değerleri tüketmeden çoğaltabilmektir.

Hakkâri gerçekten şanssız bir şehir değildir.
Tam tersine, belki de Türkiye'nin en şanslı şehirlerinden biridir.

Çünkü sahip olduğu kültürel ve doğal sermaye son derece büyüktür.

Ama şans tek başına yetmez.
Bir şehrin sahip olduğu değerleri koruyacak, geliştirecek ve gelecek kuşaklara aktaracak bir yönetim anlayışına da ihtiyaç vardır.

Şimdi önümüzde çok basit bir soru duruyor:
Hakkâri sahip olduklarını kaybetmeye devam mı edecek, yoksa geçmişinden güç alarak geleceğini yeniden mi kuracak?

Bunun cevabı dağlarda, nehirlerde, kalelerde ya da eski taşlarda değil.

Büyük ölçüde insanların aldığı kararlarda.
Özellikle de kamu adına karar verenlerin aldığı kararlarda.