Bazı zamanlar vardır; insanın başına gelenler yalnızca kendi hikâyesi olmaktan çıkar, yaşadığı şehrin, ülkenin ve zamanın ruhuna dair bir şeyler anlatmaya başlar. İnsan bazen bir işini kaybeder, bir makamdan uzaklaştırılır, bir kapı yüzüne kapanır.

Bunların her biri hayatın olağan güçlükleri olarak görülebilir. Fakat insanın düşüncelerinden dolayı emeğiyle sınanması başka bir şeydir.

Çünkü orada mesele yalnızca bir işin, bir gelirin veya bir sezonun kaybedilmesi değildir. Asıl mesele, insanın düşüncesiyle geçimi arasında bir tercih yapmaya zorlanmasıdır. Son iki iş sezonunda Y.A.’ya ait bir şirkette çalıştım...

Üçüncü iş sezonunun başlamasıyla birlikte iş akdim yenilenmedi; bu sezonun benim açımdan farklı bir tarafı var. 8 Nisan 2026 tarihinde bu sitede “AK Parti Neden Kaybediyor?” başlıklı bir yazı kaleme aldım.

Yazımda özetle; AK Parti'nin bu şehirde her dönem en az bir milletvekili çıkarabilecek bir siyasi potansiyele sahip olduğunu, ancak yanlış tercihler ve il yönetiminin vasat siyaseti aşan daha geniş bir perspektif geliştirememesi nedeniyle bu potansiyelin yeterince değerlendirilemediğini ifade ettim.

Ayrıca bazı eksiklik ve yanlışlıkları dile getirdikten sonra, doğru bir yöntem izlendiği takdirde siyasi sonuç alınabileceğini belirttim. Yazıda hakaret yoktu. Aşağılama yoktu. İftira yoktu.

Hatta ağır eleştiri olarak değerlendirilebilecek ifadelerin dahi sınırlarını zorlamamaya özellikle dikkat ettim.

Düşüncelerimi yazıya döktüğüm için özel sektördeki işimden oldum. Eski işverenim olan Y.A., yıllardır AK Parti'ye gönül vermiş birisi. Bir zamanlar aynı duygu ve düşünceleri paylaştığım bir dostum...

Sevindiğim bir şey var; eğer iş akdim hırsızlık, yolsuzluk, kamu malına zarar verme, çalıştığım işletmenin aleyhine hareket etme veya benzeri haklı ve somut bir sebeple yenilenmemiş olsaydı, insan içine çıkacak yüzüm kalmazdı. Bugün bunları yazacak ne bir gerekçem ne de bir sözüm olurdu. İnsanın önce kendi vicdanına hesap vermesi gerekir.

Ben de tam olarak bunu yapıyorum. Bir Yazıyla Başlayan Süreç... Yazımın yayımlanmasına müteakip il başkanının yakını olduğunu bildiğim S.K. bana özelden mesaj atarak il başkanı ve yönetimine iftira attığımı ileri sürdü. Ben de kendisine uygun ve ölçülü bir üslupla yazıda iftira değil, eleştiri olduğunu; siyasi bir yönetimin eleştirilebilir olmasının demokratik hayatın doğal bir parçası olduğunu ifade ettim.

Bir İşverenin Üzerinden Kurulan Baskı... Bundan kısa süre sonra, işverenim Y.A. beni arayarak ofisinde görüşmek istediğini söyledi. Görüşmemizde; AK Parti il binasına çağrıldığını, teşkilat başkanı ve özel kalem müdürü ile bir mülakat gerçekleştirdiğini, yazılarım dolayısıyla işi ve ekmeği üzerinden baskı gördüğünü söyledi.

Benim işime son verilmesinin istendiğine dair ciddi bir tartışma yaşandığını ancak kendisinin bunu kabul etmediğini belirtti.

Fakat bundan sonra mevcut yönetimin aleyhinde yazı yazmamaya özen göstermemi de salık verdi. Benim açımdan asıl düşündürücü olan, bir siyasi yönetimle ilgili yazılan eleştirinin, o yönetimle hiçbir bağı bulunmayan bir insanın ekmeği üzerinden tartışılır hâle gelmesiydi.

Çünkü eleştiri yapan benim; muhatap da doğal olarak ben olmalıydım. Cevap verilecekse bana verilmelidir. Bir yazının yanlış olduğu düşünülüyorsa yazıya karşı başka bir yazı kaleme alınabilir. İddialar yanlışsa karşı tezlerle çürütülebilir.

Eleştiri haksızsa gerekçeleriyle cevaplanabilir. Fakat eleştiriyi yapan kişiye ulaşmak yerine onun ekmeğine, işine veya çevresine ulaşmaya çalışmak, meselenin kendisini tartışmaktan kaçınmak anlamına gelir.

Bir insanın kendi geçimiyle düşünceleri arasında böyle bir tercih yapmak zorunda bırakılması, üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir mesele değil midir? Söz Doğrudan Gelmediğinde de İnsan Anlar...

Sonrasında, il başkanının yakını olduğunu bildiğim M.K.’nin akrabalarımdan bazılarını aradığını öğrendim. İki kez il başkanı ve yönetimi aleyhine yazı yazdığımı, bunun kabul edilmeyeceğini ve “nahoş şeylerin” yaşanabileceği yönünde ifadeler kullanıldığını bana aktardılar.

Bazen tehdit doğrudan söylenmez. Bazen insanın kapısı çalınmaz. Bazen telefon doğrudan sana açılmaz. Fakat mesajın kime gönderildiğini, ne anlatmak istediğini anlamak için kelimelerin tamamına ihtiyaç yoktur. Hâlbuki siyasal ufku olan bir yönetimin, kendisine yöneltilen eleştiriden istifade etmesi gerekirdi.

Çünkü eleştiri, doğru kullanıldığında bir tehdit değil, bir imkândır. Eleştiriye Cevap Vermek Yerine Eleştirene Yönelmek... Bu coğrafyada savunmanın tanıdık biçimlerinden biri de ne yazık ki eleştiriyi cevaplamak yerine eleştirene hücum etmektir. Oysa siyasetin olgunluğu, kendisine yöneltilen eleştirinin sertliğiyle değil, o eleştiriye nasıl cevap verdiğiyle ölçülür.

Bir yönetim, kendisini eleştiren insanı susturarak haklı hâle gelmez. Bir insanın sesini kısmak, söylenen sözün yanlış olduğunu kanıtlamaz. Tam tersine, bazen susturulmaya çalışılan sözün neden bu kadar rahatsızlık verdiğini daha görünür hâle getirir.

Onları cesaretlendiren ve pervasızlaştıran şeyin ne olduğunu hepimiz biliyoruz: Gücün kendisi değil, gücün yanlış kullanılabileceğine dair oluşan inançtır. Bir Paylaşım ve Ardından Gelen Baskı... Haber sitesi sahibi Sufi arkadaşımız olaydan haberdar olduğunda bir paylaşım yaptı.

Paylaşım kısa sürede yayıldı. Bunun üzerine işverenim Y.A., paylaşımın yayından kaldırılması için beni defalarca aradı; zor durumda kaldığını ifade etti. Biz de kendisini kıramadık ve söz konusu paylaşımı yayından kaldırdık. Fakat bu süreçte benim için son derece kıymetli başka bir şey yaşandı.

Aynı dünya görüşüne sahip olmadığım, aynı fikirleri paylaşmadığım, aynı hayat tarzına sahip olmadığım onlarca insandan destek mesajları aldım. Kendilerine bir kez daha yürekten teşekkür ediyorum.

Çünkü insanın yanında duran herkesin kendisiyle aynı düşüncede olması gerekmez. Bazen insanı en çok şaşırtan ve en çok umutlandıran şey, farklı düşündüğü insanların adalet duygusuyla yanında durmasıdır.

Eleştirmek Düşmanlık Değildir Bir yönetimin uygulamalarını eleştirmek, o yönetime düşmanlık etmek anlamına gelmez. Bir siyasi parti il yönetiminin işleyişini eleştirmek, o partinin bütün varlığına karşı çıkmak değildir. Siyaset, eleştiriden arındırıldığında siyaset olmaktan çıkar; yalnızca itaati bekleyen bir yapıya dönüşür

Bu kentte bir teşkilatın yönetim biçimini eleştirmenin ne ölçüde hoş görüldüğünü ve aykırı seslerin hangi yöntemlerle susturulmaya çalışıldığını kamuoyunun dikkatine sunmayı bir sorumluluk olarak görüyorum. Amacım birilerini köşeye sıkıştırmak değil, yaşananları toplumun bilgisine sahici bir şekilde aktarmaktır.

Çünkü yaşananlar yalnızca benim meselem değildir. Bugün maruz kaldığım muameleye yarın başka birileri de maruz kalabilir! Asıl Mesele İşin Kaybedilmesi Değil... Malum, bizim işimiz eğitim-öğretim dönemiyle sınırlı, sezonluk bir işti. Sezon sonu iş bittiğinde işletme sahibi Y.A. ile yaptığım görüşmede; kafe/restoran ile YURT-KUR yemek ihalesinin kendisinden alınacağı yönünde derin endişeler taşıyordu.

Sebebini sorduğumda, birkaç yerde AK Parti il başkanına boyun eğmediğini ve benim yazılarımın da bu durumun gerekçelerinden biri olarak gösterildiğini söyledi.

Kendisine bunun çok sığ bir bakış olduğunu, böyle bir yaklaşımın hiç kimseye yakışmayacağını ifade ettim. Benim kendisi ile iş ortağı değil, çalışanı olduğumu belirttim. Yeni iş sezonu başladı, ihale yine Y.A.’ya ait firmada kaldı. Fakat benim iş akdim yenilenmedi.

Elbette özel sektörde işverenin istediği kişiyle çalışma hakkı vardır. Buna itirazım yoktur, olamaz. Ben kimsenin beni çalıştırmak zorunda olduğunu düşünmüyorum. Mesele, yalnızca bir işin sona ermesi değildir. Mesele, o işin neden sona erdiğidir. İşletici firma yetkilileri farklı gerekçeler öne sürebilir, buna saygı duyarım.

Ancak benim yaşadığım sürecin bütününü değerlendirdiğimde, iş akdimin yenilenmemesinde düşüncelerimi açıkça yazmamın belirleyici olduğunu düşünüyorum. Bu beni gururlandırıyor.

Ben ilk kez fırtınaya tutulmuyorum. İlk kez bazı şeylerle sınanmıyorum. Hayat bana zaman zaman zor sorular sordu; ben de her defasında kendi cevabımı vermeyi öğrendim. Ne zaman yolun sonuna geldiğimi düşünsem, hafızamın en derin katmanlarındaki o kadim damara tutunarak kendimi yeniden var ettim.

Çünkü insanın elinden işi alınabilir. Makamı alınabilir. İmkânı alınabilir. Fakat insan kendi iradesinden vazgeçmediği sürece bütün bunlar yeniden kurulabilir. Güç geçicidir, kalıcı olan insanın duruşudur. Unutmayalım: İktidarlar değişir. Yönetimler gider.

İhaleler biter. İşletmeler kapanır. Makamlar el değiştirir. Ve sonunda hepimiz yine aynı sokaklarda, aynı şehirde, aynı insanların yüzüne bakarak yaşamaya devam ederiz. İşte bu yüzden insana yakışan şey gücün yanında durmak değil, doğru bildiğinin yanında durabilmektir.

Gücün gölgesine sığınmayı bir meziyet sayanlardan onurlu bir duruş beklemek beyhudedir. Çünkü güç sahibi olmakla insanların kalbinde yer edinmek aynı şey değildir. Kabalığın güç, nezaketin zayıflık sayıldığı bir şehirde eleştiri yapmak elbette kolay değildir.

Ama tarih bize bir hakikati hatırlatır: Hiçbir kış baki değildir. Hiçbir fetret ebediyen sürmez. Bugün güçlü görünenler yarın başka bir yerde olabilir. Bugün susanlar yarın konuşabilir. Bugün kapatılan kapılar yarın yeniden açılabilir. Fakat insanın kendi vicdanıyla kurduğu ilişki, bütün bunlardan daha uzun ömürlüdür.

Emeğin Anlamı Emek yalnızca hayatta kalmanın karşılığı değildir. Emek aynı zamanda erdemli olmanın, güven içinde yaşamanın ve insanın kendi ayakları üzerinde durabilmesinin karşılığıdır. Benim için mesele hiçbir zaman yalnızca bir iş olmadı.

Mesele, emeğimin düşüncelerime karşı bir silah olarak kullanılmasına razı olup olmamaktı. Ben razı değilim. İnsanda en çok dikkat çeken şey düşünce tarzıdır. Zira düşüncede derinlik yoksa geride değer görecek çok az şey kalır. Bizim bakışımızda bir tarafı değil, bir ilkeyi savunmak vardır. Bugün bir siyasi yönetimi eleştirirken yarın başka bir siyasi yönetimi pekâlâ eleştirebiliriz.

Çünkü haksızlık sadece bize dokunduğunda değil, başkasına da dokunduğunda adaleti haykırabiliyorsak ilkeli davranmış oluruz. Şunu söyleyeyim: İnsanın kendi sınırlarını bilmemesi büyük bir cehalettir. Gücünün sınırını bilmeyen, makamının geçici olduğunu unutan ve insanları yalnızca sahip olduğu imkânlarla ölçen herkes bir gün hayatın kendisine vereceği en büyük dersi alacak diye düşünüyorum.

Ben bugün sahip olduğumdan daha fazla bir şey istemiyorum. Ne bir imtiyaz… Ne de bir lütuf… Sadece emeğimle yaşamak ve düşüncelerimi özgürce ifade etmek istiyorum. Bunun bedeli işimi kaybetmekse o bedeli de ödedim. Fakat pişman değilim. Çünkü bazı kayıplar insanı eksiltmez. Bazı kayıplar, insanın kim olduğunu kendisine yeniden hatırlatır.

Ve ben, bütün bu yaşananların sonunda bir kez daha aynı yerde duruyorum: "Rızık veren Hüdâ’dır, kula minnet eylemem." Ve Son Söz: 8 Nisan 2026 tarihli yazıma konu teşkilat yozlaşması, tehdit dili ve siyasetten uzak absürt davranışlar bugün bile devam etmiyor mu?

İnsanlara parmak sallayan, vatandaşı işiyle aşıyla tehdit eden bir siyaset tarzının ne siyasete ne topluma ne de bu kente bir faydası olur. Zaten yıllardır bu şehir ne çektiyse sorunları kaba kuvvetle çözmeye çalışan ilkel davranışlar yüzünden çekmedi mi?