Türkiye siyasetinde belediye başkanlarının ve milletvekillerinin bir futbolcu gibi “transfer edilmesi” neredeyse sıradan bir haber hâline geldi. Bir partiden öbürüne geçen siyasetçiler, seçmenin iradesini değil, kendi gelecek hesaplarını önemsiyor. Halkın oyuyla kazanılmış koltuk, kişisel kariyerin bir basamağına indirgeniyor.
Ama mesele yalnızca iktidar değil. Muhalefet de aynı zihniyetten azade değil. Sözde sosyal demokrat bir parti olan CHP, seçim kazanmak uğruna, toplumun yaralarını kanatan ırkçı söylemleriyle bilinen isimleri aday gösterebiliyor. Bolu ve Afyon belediye başkanlarının adaylığı bunun en açık örneği. Yani mesele yalnızca kim iktidarda sorusu değil; asıl mesele, kim hangi değerlerden vazgeçiyor sorusu.
Burada bir çelişkiyle karşı karşıyayız: Siyaset, iktidarı elde etmek için her yolun mubah sayıldığı bir alan mı? Yoksa kaybetmeyi göze alarak ilkelerden taviz vermeyen bir yol mu?
Tam da bu sorunun yanıtı Dem Parti geleneğinde bulunuyor. Kayyumlarla defalarca iradesi gasp edilmiş, en ağır baskılara maruz kalmış ama yine de halkın oyuyla yeniden aynı iradeyi üretmiş bir geleneğin hikâyesi bu. Evet, kusurları yok değil. Ama dikkat edin: yolsuzluk iddiasıyla kirlenmiş bir belediye pratiği yok ortada. Çünkü siyaset orada bir çıkar alanı değil, kolektif bir sorumluluk olarak görülüyor.
Bu geleneğin farkı tam da burada: Kazanmayı değil, ilkeleri göze alıyor. Bazen belediye elden gidiyor, bazen merkezden dayatılan kayyum iradeyi çiğniyor; ama halk, yine de kendi seçimini yapıyor. İşte o seçim, yalnızca bir partiye değil, siyasetin vicdanına verilmiş bir oy oluyor.
Oysa diğer tarafta, iktidar da muhalefet de aynı pazara dahil olmuş durumda: Transferlerle, ilkesiz adaylıklarla, seçim kazanmayı her şeyin önüne koyan bir anlayışla.
Belki de siyasetin en yakıcı sorusu bugün şu: Kaybetmeyi göze almadan kazanmak gerçekten bir zafer midir? Yoksa kaybetmeyi göze alarak ilkelerden taviz vermemek, uzun vadede çok daha büyük bir kazanım mı?
Dem Parti geleneği, tüm baskılara rağmen bu soruya farklı bir yanıt veriyor. Belki kolay değil, belki zahmetli, ama siyaseti bir vicdan işi olarak hatırlatıyor.