Bugün 4 Kasım. On yıl önce bu sabah Selahattin Demirtaş evinden alındı. Bugün hâlâ Edirne’de.
Geçen yıl 8 Temmuz’da bu sütunda onun için bir yazı yazdım: Kürtlüğün gülümseyen yüzü. Aynı gün, haberim olmadan, Strazburg’da bir karar okunuyordu. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi üçüncü kez hak ihlali tespit etti. Bu kez daha açık konuştu: Bu tutukluluk siyasal çoğulculuğu bastırmak içindi.
Türkiye itiraz etti. İtiraz geçen yıl tam bugün reddedildi ve karar kesinleşti.
Kesinleşmiş bir karar bir yıldır bekliyor. Bir insan on yıldır bekliyor.
O yazıda Demirtaş’ın aynı fikir geleneğinden gelmediğimi söylemiştim. Bugün de aynı yerdeyim. Ama bir insanın sözünü, bağırmadan, eğilmeden ve karşısındakini düşmanlaştırmadan söyleyebilmesinin bir halk için ne demek olduğunu da o yazıda anlatmaya çalışmıştım. On yıl o sözü susturmadı. Hücreden romanlar çıktı, mahkeme salonundan savunmalar çıktı. Gülümseme hâlâ yerinde.
Ama gülümseme bir zırhtır, bir cevap değil.
Cevap verilmesi gereken bir hesap var. Kendi imzasıyla tanıdığı bir mahkemenin kararını uygulamayan bir devletin hesabı. Barıştan, çözümden, yeni bir dönemden söz edilirken on yıldır kapısı açılmayan bir hücrenin hesabı.
Bu, bir partinin meselesi değil. Hukukun meselesi. Bugün bir insandan esirgenen hak, yarın herkesten esirgenebilir.
O yazıyı bir cümleyle bitirmiştim: Biz, o yankının ta kendisiyiz.
On yıl sonra yankı hâlâ duruyor. Ses de yerine dönmeli.
