Hakkâri’ye ilk gelişimi hatırlamıyorum. Bazen insan bazı şeyleri hatırlamaz; çünkü o an yaşadığı şey “anı” olmaktan çıkıp “kader” olur.
Ama Memo’yu hatırlıyorum.
İlk onu hatırlıyorum.
O gün kar yeni yağmıştı. Dağlar beyaz değil, ağırdı sanki. Beyazlık bir temizlik gibi değil, üstüne örtülmüş bir suskunluk gibi duruyordu. Köyün içine doğru yürürken ayak seslerimiz bile geri çekiliyordu.
Dedem Çeko’nun evi her zamanki gibi doluydu. Divan kurulmuştu. Semaver kaynıyor, çay kokusu ta kapıya kadar taşan eski bir hatırayı çağırıyordu. İçeri girdiğimde insanlar konuşmuyordu; sanki herkes bir şeyin başlamasını bekliyordu.
Memo işte o bekleyişin içindeydi.
Onu ilk bakışta fark etmedim aslında. Çünkü Hakkâri’de çocuklar erken büyür; yüzleri yaşı saklamayı öğrenir. Ama Memo’nun yüzünde başka bir şey vardı: Sanki bir hikâyenin içinde doğmuş da, hikâyeden hiç çıkamamış gibiydi.
Köşede oturuyordu. Ne sağa bakıyordu ne sola. Sanki dağlara bakıyordu ama dağlar içerideydi.
Dedem bana, “Çayları dağıt” dedi.
Elimde ince belli bardaklarla dolaşmaya başladım. Her bardak bir suskunluğa değiyordu. Memo’ya yaklaştığımda başını kaldırdı. O an göz göze geldik.
Ama bu bir bakış değildi.
Bir tanışmaydı.
Sanki beni daha önce bir yerde görmüştü. Belki bir ağıtta, belki bir rüyada.
O gece divan açıldı.
Bir dengbêj Memo’nun adını söyledi.
İşte o anda oda değişti.
Sanki duvarlar biraz daha yaklaştı. Semaverin sesi bile inceldi. Çay buharı bile durup dinledi.
Dengbêj anlatmaya başladı:
“Memo… babasız büyüyen çocuk…”
Ama cümle orada bitmedi. Çünkü bazı cümleler bitmez, sadece ağırlaşır.
Annesini anlattı önce.
Bir kadının bir çocuğu nasıl hem büyüttüğünü hem de sakladığını…
Sonra babayı anlattı. Yokluğun nasıl bir isim gibi taşındığını…
Memo hiçbir şey yapmadı.
Ne ağladı ne konuştu.
Ama ben onun ellerini gördüm.
Parmakları masanın kenarına tutunmuştu. Sanki düşmemek için değil, kendini burada tutmak için.
Dışarıda rüzgâr vardı.
İçeride ise rüzgârın sesi bile konuşmuyordu artık.
Bir ara biri latife yaptı.
Küçük bir gülüş oldu.
Ama Memo gülmedi.
O gülmeyince gülüş de yarım kaldı.
Sonra birden kalktı.
Kimse bir şey demedi. Çünkü bazı kalkışlar izin istemez. Sadece olur.
Kapıya yöneldi.
Ben peşinden gitmek istedim ama dedemin sesi durdurdu beni:
“Bırak,” dedi.
“Bazı insanlar içeride kalırsa dağ olur.”
Memo dışarı çıktı.
Kar yeniden başlamıştı.
Onun ayak izlerini gördüm. Ama izler ilerlemiyordu. Sanki yere değil, zamana basıyordu.
O an anlamadım.
Sonra yıllar geçti.
Memo’yu bir daha gördüğümde çocuk değildi artık. Ama yetişkin de değildi. Sanki ikisinin arasında bir yerde asılı kalmıştı.
Bana sadece şunu söyledi:
“Benim hikâyem anlatılmadı,” dedi.
“Benim hikâyem dinlendi.”
O cümleyi hiç unutmadım.
Çünkü bazı insanlar anlatmak için değil, dinlenmek için yaşar.
Ve bazı hikâyeler anlatıldıkça büyümez…
Sadece derinleşir.
Memo’nun hikâyesi de öyleydi.
Dağlar gibi.
