Hakkâri coğrafyasını yaşamayan biri için kış, sadece bir mevsimdir. Soğuk, bir hava durumu; kar ise geçici bir doğa olayı gibi algılanır. Oysa dağların gölgesinde, sarp yamaçların arasında yaşayan insanlar için kış, bir mevsimden çok daha fazlasıdır. Kış burada bir hüküm, bir sınav, bazen de hayat ile ölüm arasındaki ince çizgidir.

Gewerili bir ihtiyarın titreyen sesiyle dile getirdiği şu sözler, aslında bu coğrafyanın en yalın gerçeğidir:
“Odun kalmadı, kömür kalmadı, tezek kalmadı…
Un da kalmadı, ekmek de kalmadı…
Befrê ke bes were…”

Yani: “Kar yeter artık, bahar gelsin…”

Bu söz bir serzenişten ibaret değildir. Bu, hayata tutunma çabasıdır. Bu, bir halkın doğaya karşı verdiği sessiz mücadelenin en içten ifadesidir.

Hakkâri’de kış, takvimde yazan üç ayla sınırlı değildir. Kasım ayıyla birlikte başlar ve aylarca sürer. Beş ayı bulan bu uzun süreç, özellikle dağ köylerinde yaşayanlar için adeta bir izolasyon dönemidir. Beş ay boyunca evinden çıkamayan bir yaşlıyı düşünün. Yürüyemeyen, komşusuna gidemeyen, bir yakınının cenazesine katılamayan bir insan…

Bu coğrafyada yürümek sadece bir yerden bir yere gitmek değildir; yürümek, nefes almaktır. Yürümek, hayatta kalmaktır. İnsan kalabilmenin şartıdır. Hareketsizlik ise yalnızlığı, yalnızlık ise tükenişi beraberinde getirir.

Genç bir insan için bile zor olan bu şartlar, yaşlılar için adeta bir esarete dönüşür. Yürüyemeyen beden zayıflar, nefes daralır. Nefes daraldıkça hastalıklar baş gösterir. Ve hastalıkla birlikte ölüm yavaşça yaklaşır.

Bu yüzden eskiler kışa sadece “kış” demezdi. Onlar kışa “ölüm mevsimi” derdi. Kürtçede sıkça dile getirilen o yakarış boşuna değildir:
“Zivistan mırine…”
Yani: “Kış ölümdür…”

Ve ardından gelen umut dolu çağrı:
“Befrokê bes were…”
“Bahar gelsin artık…”

Kış, sadece insanı değil, doğadaki diğer canlıları da etkiler. Açlık, soğuk ve yalnızlık tüm canlıların ortak kaderine dönüşür. Hakkâri’nin usta gazeteci ve fotoğraf sanatçılarından Erkan Çapraz’ın objektifine yansıyan bir kare, bu gerçeği tüm çıplaklığıyla gözler önüne serer: Karla dolmuş bir yuvanın başında bekleyen leylek ve kelaynaklar…

O görüntüde sadece bir kuş yoktur; orada terk edilmişlik, çaresizlik ve mevsimsiz bir yalnızlık vardır. Doğanın suskun çığlığıdır o kare.

Bugün teknoloji var, yollar var, araçlar var. Ama geçmişte kış, sadece soğuk değil; aynı zamanda yokluktu. En zor işlerden biri ise mezar kazmaktı. Donmuş toprağa kazma vurmak neredeyse imkânsızdı. Buz, betondan daha sert olurdu. İnsanlar sırayla kazma sallardı; bir kişi ancak birkaç dakika dayanabilirdi. Saatler süren bu çabanın sonunda bir mezar açılır, cenaze defnedilirdi.

Ama asıl zorluk bundan sonra başlardı. Mezarlıktan dönenlerin çoğu hastalanırdı. Çünkü kış, sadece toprağı değil, insanın ciğerini de dondururdu.

Bu yüzden bu coğrafyada kar, sadece kar değildir.
Kar, yolların kapanmasıdır.
Kar, seslerin kesilmesidir.
Kar, ziyaretlerin bitmesidir.
Kar, yalnızlıktır.
Kar, bazen ölümdür.

Ve bu yüzden her kışın ortasında, aynı dua yükselir dağ köylerinden:

“Befrê ke bes were…
Heramê bes were…”

Yani:
“Yeter artık kar, gelme…
Hayatı haram etme, gelme…”

Bu sözler, bir coğrafyanın kaderine karşı yükselen en sade ama en güçlü çığlıktır.