Türkiye toplumu, temel meselelerini alışkın olduğu klasik kurguya ısrar ederek çözebileceğine inanıyor.
Herhangi bir soruna sağduyu ile çözüm aramıyor, sükûnetle tartışmıyor.
Çözüm refleksi olarak kullanılan kurgunun, bizatihi sorunun parçası olduğunu
düşünmek istemiyor.
Bunun sebebi; sorgulamayı gerektiren düşünsel zemini kullanmaması, zihnini
işletmemesi, süreçleri rasyonel değerlendirmemesi ve duygularının tesirinde
kalıyor olmasındandır.
Bir başka sebep ise hiçbir kesimin, yerleşik düzenin sağladığı konfor alanını
riske atarak terk etmek istememesidir. Alışkanlıklarımız, mevcutta ısrar etmeye
kodlanmış durumda.
Dolayısıyla kolaycılıktan kaynaklı olarak mevcut duruma yeni bir paradigma
çizilmiyor. Kolaycılık; üzerinde düşünmediğiniz bir ezberden, yeni bir perspektife yol
almayı neredeyse imkânsız kılıyor.
Toplumsal değişim gereksinimiyle yüzleşmekten korkuyoruz. Çıkarlarımız ve
beklentilerimiz sekteye uğramasın diye değişime direniyoruz.
Bugün toplumun temel sorunu, başta çıkarcılık olmak üzere, duygusal
eğilimleriyle davranmaya yatkın hâle gelmiş olmasıdır.
Mevcut işlevsiz hâlimizde, her bir durumun etkisinin yadsınamaz olduğu açıktır.
Konuşma biçiminiz, tartışma düzeyiniz her şeyi özetliyor.
İslamcılar korkuyor, ulusalcılar korkuyor, solcular korkuyor, sağcılar korkuyor,
milliyetçiler korkuyor, laikler halkın tepkisinden korkuyor; hasılıkelam, korku
ülkesinde kaygıyla yaşayan bir toplumuz.
Ülkede bir korku imparatorluğu kurulmuş ve toplumun tüm kesimleri, o korku
imparatorluğunun “paryaları” durumunda.
Bütünsel olarak baktığımızda, Türkiye’nin ciddi bir özgüven sorunu olduğu
açık. Sessizlik büyüdükçe boşluğu güç dolduruyor. Bugün koridorlarımızda eksik
olan, bu güce karşı yankılanmayan sessizliğimizdir.
Bölünme, parçalanma, imanını kaybetme, laiklik paranoyası, cumhuriyetin
kazanımlarını kaybetme hikâyesi, Türklüğün yok edilmesi gibi korkularla
yıllarca korkutulmuş bir toplumuz.
Son yıllarda muhafazakâr camia, imanını kaybetmekten çok mevki, makam,
saltanat ve imtiyazlarını kaybetmekten korktukları için değişime direniyor.
Geçmişte ulusalcılar, ortodoks solcular, yobaz laikler de aynı saiklerle değişime
ayak bağı oluyorlardı.
Toplumun tüm kesimleri, zihinsel olarak birbirine ne
kadar çok benzediğini yaşayarak görüyor. Pozisyonlar ve roller değişince kimse
kendi yörüngesinde kalmıyor.
Bu ülke, kendi hafızasıyla ve korkularıyla hesaplaşmadığı sürece vasat olanı
aşamayacaktır. Geleceğimizi tehdit eden en önemli neden ise korku duvarlarını aşıp sahici,
sorgulayıcı bir toplum olmaktan uzak durmamızdır.
Bu aşılmaz duvarların sebebi; devletin korkuları, toplumun tercihleri ve siyaset
sınıfının bir siyasi felsefe, duruş ve fikirler sistemi inşa edememesidir.
Demokratik değerlerin bir anlam ifade etmediği bir ülkede, doğal olarak
çatışmacı ve kutuplaştırıcı zihniyetin her dönem hâkim hâle gelmesi kaçınılmaz
oluyor.
Yapıcı, derinlikli, gerçekçi çözüm önerileri vasat zihniyeti aşamıyor!
Türkiye’de her zaman var olan vasatlık, şimdi algoritmaları da arkasına alarak
daha güçlü bir hâkimiyet kuruyor.
Bir ülke; korkuyla değil, hukukla, adaletle, tutarlılıkla ve erdemle inşa edilir.
