Bu yazı, AK Parti Hakkari İl Başkanlığı serüveninin bir analizidir. Yani il başkanlığının teşkilatlanma problemi ve yereldeki siyaset pratiğini konu ediniyor.
Siyasi kültürü gelişmemiş toplumlarda fikrî siyasetin alıcısı pek azdır. Bu bir zihniyet meselesidir. Siyaset, temelde sonuç üretme mekanizmasıdır. Kişisel hırs ve beklentilerden ziyade, toplumsal talepleri karşılamayı esas alır.
Ak Parti, Türkiye'de siyaset sahnesine çıktığında, tüm kentlerde olduğu gibi Hakkâri’de de teşkilatlarını kurdu. Teşkilatlarını kurduğu günden bu yana il başkanlığı görevi tevdi ettiği hiçbir başkan potansiyel olarak ciddi bir seçmen tabanına sahip değildi. Bu görevi ifa edenlerin toplumsal karşılığı da yok denecek kadar azdı. Buna mukabil, bu kişilerin bir kısmında vizyon problemi de vardı. Kısmen vizyon sahibi olanlar ise oportünist kişiliğe sahipti. Kişisel menfaatlerini önceleyerek yaptıkları siyaseti oya dönüştürmediler.
Öyle ki asıl dert; partiyi büyütmek, kurumsallaştırmak, markalaştırmak, teşkilatta profesyonelleşmek ya da toplumla bütünleşmek olmadı. Teşkilatlar parti programından ve kardeşlik hukukundan gittikçe uzaklaştı. Halka hizmet lafta kalmakla birlikte koltuk savaşları partide akçeli işler gurubu ve samimiyetle inanmış gönüllüler grubu şeklinde ikiye bölündü. Şahsî menfaatler üzerinden şekillenen yanlış hesaplar her seferinde duvara tosladı.
Özellikle ana kademede yer alan kimi kişilerin, partiye oy kazandırma konusunda zerre miskal katkılarının ve bir çabalarının olmadığı biliniyor. Parti tüzüğüne göre teşkilat kademelerine seçilecek kişiler üyelik hukuku gözetilerek liyakat, ehliyet ve güven
ilkelerine göre seçilir. Bu ilkeler en başta aranacak belirleyici ölçütler olarak kabul edilmiş. Ancak bu partiyi, kimileri bir kalkan, kimileri de şemsiye olarak kullandı. Seçenler teşkilat mensuplarını bu arzuları ile seçtiler.
Belki ütopik gelebilir; il başkanlarından hiçbirinin kendi partisinin tüzüğünü okuduğunu sanmıyorum. Öte yandan, teşkilat yapılanmasında görev alanların kahir ekseriyeti, kendi görev alanlarının ve sorumluluklarının ne olduğunu öğrenmedi; böyle bir endişe de taşımadılar.
Çünkü bu durum hiçbir zaman asıl dert olmadı. Yanılmıyorsam, il başkanları değişimi demokratik seçimli bir yarışla olmadı. Her dönem genel merkezden bir isim belirledi, sonra göstermelik kongreler yapıldı. Konuşulanlara
bakarsanız, hemen herkes iyilik yapmak ve onu çoğaltmanın derdinde. Lakin siyasette ve yine sivil toplum kuruluşlarında işler bu kadar berrak olmuyor.
Hakkını teslim etmek lazım: AK Parti Hakkari teşkilatları, kendi içinde bir FETÖ zihniyeti inşa etti. Şimdi gelin il teşkilatlarının başka bir özelliğine dikkat çekelim. Teşkilat içerisinde
kendine yer edinmiş bir klik, her dönem il başkanı kim olursa olsun, hakkında raporlar yazdı. Kimisini özel hayatı ile kimisini de geçmiş siyasî tercihleri nedeniyle yıpratılmaya çalıştılar. Zamanla dost olanlar, konjonktür değiştiğinde düşman oldu; düşman olanlar dost.
Birbirlerine iftira atmaktan geri durmadılar. Çoğu zaman bu işleri organize edenler, ön plana çıkmaktan imtina ederek kendilerini kamufle etmeye çalıştılar. Hep birilerini arpalık
olarak kullandılar.
Diğer taraftan, aynı ekipte yer alanlar da kendi ekip arkadaşlarından kim biraz sivrilse, tabanda karşılık görse (sessiz başarı deniliyor buna) pasifleştirmek, hizaya geri çekmek için şu birim iyi çalışmıyor savıyla tasfiye etmeye çalıştılar. Bu kısır döngü çekişmeler
sonucu parti hiçbir dönem tam anlamıyla seçimlere hazırlıklı girmedi. Ne yan kollar ana kademeye siyasetçi yetiştirdi ne de diğer birimler. Doğrusu bugüne kadar kimse böyle bir endişede taşımadı.
Bu tutum siyasal niyetin, toplumsal algının en zayıf halkasından geçerek hayata geçirilmeye çalışılan müdahale biçimidir. FETÖ, devletin kılcal damarlarına kadar sızmışken, teşkilatta görev alanlardan kimisi bu örgütle üst seviyede ilişki geliştirdi. Böylece FETÖ zihniyetine tevarüs ederek bu işlere
aşina oldular.
Akıldan ziyade kabarmış duygularla hareket edenler, her dönem birileri hakkında rapor hazırlayanlar ile onlara destek verenlerin amacı aynı kapıya çıkıyor: Akçeli işleri ele geçirmek. Birbirleriyle uğraş verenler, kirli işlerden rahatsız değiller; bilakis o kirli işlerden pay almak için çırpınıyorlar. Burası Hakkâri, burada bu işler vaka-i âdiyedendir diyenler çıkacaktır. Ama dikkat edin! Çirkeflik, insanı benliğinden koparıyor; beyni ve algısını köreltiyor, ufkunu işgal ediyor. Onun için insana sadece geçim değil evvela onur lâzım.
Ciğerini, iliğini, ruhunu bildiğin; öyküsünde yer aldığın, öykünde yer verdiğin, beraber saf tuttuğun arkadaşların hakkında düzmece raporlar hazırlamak, iftira atmak nasıl bir kişilik karakteridir?
Nasıl oluyor da bir zaman sonra aynı çeşmeden su içtiğin insan tarafından taşlanıyorsun? Bu sorunun cevabı sadece politik bir pozisyonun değil, vicdani bir duruşun da yanıtıdır.
Türkiye'de parti genel merkezi nezdinde bu denli şikâyet edilen ikinci bir teşkilat var mıdır? İnsan merak etmiyor değil. Ya da birbirlerinin aleyhine bu kadar uğraş veren,
enerji tüketen başka teşkilatlar mevcut mudur? Bu enerjilerini partinin başarısı için harcasaydılar daha iyi sonuçlar alama ihtimali kaçınılmaz olacaktı.
Bir dönem partinin ana kademesinde, üst düzeyde görev yapan bir zat, yargı süreçlerine müdahale ederek partiye gönül vermiş birilerinin ceza almasına sebebiyet verdiği biliniyor.
Bu şahıs, gerçekleri inkâr etme yoluna gitse de, yerel mahkeme tutanağını günün koordinatör milletvekiline gönderdiğine dair tanık var.
Bu kişi, bürosunda çalışan bayana sözlü tacizde bulundu; cinsel içerikli mesajlar gönderdi. Ancak bunu ahlâkî bir sorun olarak görmedi. Gırtlağına kadar içinde olduğu her hileden,
her hurdadan mülhem bu kişinin yaptıkları, şimdilik yanına kâr kalmış gibi görünüyor!
Kalem utanır yazmaya, dil utanır söylemeye. Kalem yazmasa da, dil söylemese de gerçekler bunu söylüyor.
Fakat unutmayalım: İlâhî adalet var. Herkes emin olsun; bu işgüzar kimseler bir gün ilâhî adaletle yüzleşecekler. Bu tiplerin zamanla bu kadar yaygınlaşarak bazı alanlara müdahale etmeleri tesadüf olamaz. Bu, FETÖ zihniyetine teslim olmanın fotoğrafıdır.
Herkes ilkeli ve sorumlu davransaydı, kentimiz bu durumda olmazdı; siyaset bu kadar kirlenmez, STK'larımız bu denli güven kaybı yaşamazdı. Aynı dünya görüşüne mensup olmak, aynı vicdani hassasiyeti paylaştığımız anlamına gelmiyor.
Mesele, Rachel Corrie'nin dediği gibi: Eğer zulüm bizdense, ben bizden değilim serzenişinde bulunabilmekte…