CHP Diyarbakır Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) ‘90’lı yıllarda köylülerin zorla kaybettirilmesi ve öldürülmesi kararlarına ilişkin sözleri soruşturma konusu oldu. CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, AİHM’nin Türkiye’yi mahkum ettiği iki dava”ya gönderme yaparak, “İlki Ekim 1993 tarihinde Diyarbakır’ın Kulp ilçesine bağlı bir köyde 11 köylünün nasıl kaybettirildiğine ilişkin karar. Devlet bu köylülerin helikopterle götürüldükten sonra kaybettirildiğini inkar etmiş. Oysa kaybedilen 11 kişinin yakınları, akrabalarının helikoptere bindirildiğine tanıklar. Köylüler zorla kaybettirildi. İkinci dava Şırnak’ın Kuşkonar ve Koçağıllı köylerinin savaş uçaklarıyla bombalanması ve 33 köylünün öldürülmesine ilişkin AİHM kararı. Bunlar benim yargılarım değil, AİHM kararları” dedi.

RELATED VİDEO

O döneme tanıklık eden isimlerden biri olan DEP Milletvekili Mahmut Alınak da bu olayın belgelerle sabit olduğunu, benzer olayların başka yerlerde de yaşandığını söyledi. Güçlükonak’ta yaşananları da hatırlatan Alınak, 90’larda Kürt coğrafyasında yaşananları, tanıklarını ve CHP Diyarbakır Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun açıklamaları sonrası yaşanan gelişmeleri Artı Gerçek’e değerlendirdi.

Sezgin Tanrıkulu’nun açıklamaları sonrası yaşadıklarını nasıl yorumluyorsunuz, bu durum sizi şaşırttı mı?

TÜRK-İŞ Genel Başkan Yardımcısı Kavlak vefat etti TÜRK-İŞ Genel Başkan Yardımcısı Kavlak vefat etti

Şaşırmadım, çünkü bu linçlere yabancı değiliz. Korkutup sindirmek istiyorlar. İstiyorlar ki, devlet ne yaparsa yapsın, kimse ses çıkarmasın ve “kutsal devlete” halel gelmesin. Sezgin Tanrıkulu’na saldıranlar dönüp bir de devletin yüz yıllık tarihine baksınlar. Devlet 1920’lerde neyse, 1990’larda da oydu. Ve bugün de aynı devlettir. Temel görevi zor kullanarak bu vahşi düzeni ayakta tutmaktır.

'BATMAN’DA YAŞANAN MEHMET MENGE VAKASINI, DEMİREL’E KADAR GÖTÜRDÜK'

Sizin Kulp’ta 15 köylünün helikopterden atıldığı döneme ilişkin belleğinizde neler var, hatırlıyor musunuz?

Kulp’ta 15 köylü helikopterden atıldı, bu belgelerle sabittir. Bu açık gerçeğe karşı çıkmak için insanın gözlerinin kör, vicdanının kararmış olması gerekiyor. Anlatmaya günler yetmez. Yeni çıkan “Geriye Dönüp Baktığımda” kitabımda uzun uzun anlattım. 1993’te Batman’da halk bu cinayetleri önlemek için bir toplantı yaptı ama Vali haklarında soruşturma başlattı. Toplantıyı organize edenler çetenin hedefi olup öldürüldüler. Devlet Mehmet Menge olayında suçüstü yakalandı. Hikâyesi çok uzundur: Milletvekili olduğumuz 1992’de Silvanlı bir genç bize sığınarak, ilçe jandarma komutanı Bülent Eroğlu’nun, il genel meclis üyesi Mehmet Menge’yi öldürmesi için kendisini tetikçi olarak kullanmak istediğini, kendisine verilen bomba ve silahı toprağa gömerek Ankara’ya kaçtığını söyledi.

'YÜZBAŞI HAKKINDA SORUŞTURMA AÇILMADI'

Milletvekili arkadaşlarla birlikte akşamüstü Başbakan Demirel’e giderek durumu anlattık. Demirel, Mili Savunma Bakanı İsmet Sezgin’i evinden çağırtıp olayı araştırmasını istedi. Teknik ekipler ertesi gün tetikçi genci, yüzbaşı ile telefonda görüştürüp konuşmaları kaydettiler. Cinayet planı ve tetikçiye verilen bomba, silah ve mühimmat Yüzbaşı’nın ağzından kayıtlara geçti. Demirel’den silahların gömülü olduğu yerden çıkarılmasını ve Yüzbaşı hakkında soruşturma açılmasını istedik. Demirel ve İsmet Sezgin, “Hiç merak etmeyin, gereğini yaparız,” dediler. Ama tüm çabalarımıza rağmen ne silahlar gömüldükleri yerden çıkarıldı ne de Yüzbaşı hakkında soruşturma açıldı. Çabalarımız boşa gitti. Kontrgerilla elemanı bu Yüzbaşı sonradan terfi ettirilerek ödüllendirildi. Bunun gibi daha yüzlerce olay anlatabiliriz, kitaplara sığmaz. Demirel suçüstü yakalanan devlete gölge düşmesin diye olayın üstünü kapattı. Şimdi, “Silahlı kuvvetlere iftira ediliyor,” diyenler de aynı şeyi yapıyorlar. Onlara sormak gerekmez mi; bütün bu saydıklarımızı devlet ve onun kurumları değil de uzaylılar ya da cinler mi yaptı?

GÜÇLÜKONAK VE ŞİRO’NUN HİKAYESİ

'Şiro’nun Ateşi' adlı romanınızda Güçlükonak’ın Bana köyünde yaşanan benzer bir süreci anlatıyorsunuz, ne olmuştu?

“Şiro’nun Ateşi” romanının konusu olan Basa’nın (Güçlükonak) Bana köyü yakılan binlerce köyden biridir. Bana köyü 1993 yılının Şubat’ında askerlerce yakıldı, erkekler topluca gözaltına alındı, kadınlar, yaşlı insanlar ve çocuklar kış kıyamette mağaralara sığınmak zorunda kaldı. Gözaltına alınan erkekler bir binanın bodrum katında ağır işkencelerden geçirildi. O dondurucu soğukta ayakları yandı, sonradan tedavi edildikleri Ankara Belediye Hastanesi’nde bazılarının bacakları kesildi. Orhan Doğan, Selim Sadak ve ben o zamanlar Şırnak milletvekiliydik. Onlarla hastanede sık sık görüşüp hikayelerini dinledik. “Şiro’nun Ateşi” romanı işte onların hikayesi olarak ortaya çıktı. Roman çıktıktan hemen sonra yasaklanıp hakkımda ceza davası açıldı. Çünkü devletin yaptığı zulmün bir roman aracılığıyla gün yüzüne çıkmasını istemiyorlardı. Yasak kararı ancak 15 yıl sonra AİHM kararı ile kalktı. Köyün iki yaşlısından biri olan Şiro köyü terk etmemişti. Yaktığı ve hep canlı tuttuğu ateşin başında köylülerinin köye dönmesini inatla bekledi. Köyün diğer yaşlısı Avdo köylerini yakan Mızrak teğmenin cezalandırılması için Ankara’ya geldi. Yolu Kürtlere arzuhalci Rıza ile kesişti. Arzuhalci Rıza ilk başlarda Avdo’nun anlattıklarını devlete atılan kirli bir iftira olarak düşünse de işinin gereği olarak dilekçe yazmayı kabul etti. Avdo arzuhalci Rıza'nın yazdığı dilekçelerle Ankara’yı adeta dilekçe yağmuruna tuttu. Ankara’nın derde çare olmadığını anlayınca, hayal kırıklığı içinde köyüne döndü. Avdo, Şiro’nun titrek elleriyle ikram ettiği çayı içtikten sonra kafasında acı tatlı nice anılarla köyün matemli sokaklarında gezinirken, bastığı bir mayının patlamasıyla paramparça oldu. Şiro yaktığı ateşin başında günlerce Avdo’nun yasını tuttu, gözyaşı döktü. Şiro’nun o hiç sönmeyen ateşi Banalılara yapılan bir çağrıydı. Köylüler yıllar sonra bu çağrıya uyup köylerine döndüler. Ne var ki devlet eski devletti. Otuz yıl önce köyü ateşe veren Mızrak teğmen gitmiş, onun yerine başka Mızraklar gelmişti. Şimdi yine kara bulutlar çöktü Bana’nın üstüne.