Çürüsk ber çavê we pavêjin çürisk
Ditin û xwendin li we bibin birûsk.
Feqiyê Ehmedê Xanî
Gözlerinizden kıvılcımlar saçın. Gördükleriniz, okuduklarınız içinizde şimşeklere dönüşsün. Gözleriniz kıvılcım kıvılcım olsun. Okuduklarınız zihninizde, gördükleriniz yüreğinizde gök gürültüsüne dönüşsün. Yaşadığınız coğrafyada sesiniz duyulsun.
Çünkü okumak yalnızca harfleri tanımak, görmek yalnızca bakmak değildir. Okumak sorgulamaktır, görmek anlamaktır. Bir halkın aydını, gördüklerini ve okuduklarını yaşadığı coğrafyanın vicdanına taşıyabilmelidir.
Ehmedê Xanî, işte böyle bir aklın, böyle bir vicdanın ve böyle bir itirazın sahibidir.
Onu yalnızca bir şair, bir din âlimi veya Mem û Zîn'in yazarı olarak tanımlamak eksik kalır. Xanî, yaşadığı çağın sınırlarını aşarak bir halkın dilini, birliğini, siyasal varlığını ve geleceğini düşünen büyük bir filozoftur.
Bugün onun düşüncelerini modern kavramlarla bire bir açıklamak doğru olmayabilir. Ancak üç yüz yılı aşkın bir zaman öncesinden bıraktığı sorular hâlâ önümüzde duruyor.
Sarayların kapısında beklemeyen bir aydın
Xanî'nin büyüklüğü yalnızca yazdıklarında değil, kimin için ve hangi dille yazdığında saklıdır.
Döneminin ilim dünyasında Arapça ve Farsça önemli bir yere sahipken o, Kürtçeyi eserlerinin dili yapmıştır. Sarayların, beylerin ve iktidar sahiplerinin himayesine sığınarak düşüncelerini onların çıkarlarına göre biçimlendirmemiştir. Kendi halkının dilini ve geleceğini merkeze almıştır.
Bu tavır, sıradan bir edebî tercih değildir. Bir halkın kendi diliyle düşünebilmesi, öğrenebilmesi, yazabilmesi ve gelecek kuşaklara bilgi aktarabilmesi için verilmiş büyük bir mücadeledir.
Xanî, Kürtlerin yalnızca başkalarının yazdığı kitapları okuyan, başkalarının dilleriyle eğitim gören bir toplum olarak kalmasını istememiştir. Kendi dilinde ilim üreten, kendi tarihini bilen, kendi geleceği üzerine düşünen bir toplum hayal etmiştir.
O, kendi halkının aydınlanmasını istemiş; bunun yolunun bilgi, dil ve ortak iradeden geçtiğini göstermiştir.
İslam kardeşliği: Kardeşin kuyusuna atılan Yusuf
Xanî'nin düşünce dünyasında Kürtlerin birlik meselesi, yalnızca kendi aralarındaki beylerin çekişmesi ve siyasal dağınıklıkla sınırlı değildir. Daha derinde, İslam kardeşliği söylemiyle yaşanan tarihsel gerçeklik arasındaki ağır bir çelişki vardır.
İslamiyet kardeşliği, adaleti, merhameti ve mazluma sahip çıkmayı emreder. Peki, aynı inancı paylaşan toplumlar arasında bu kardeşlik neden her zaman adalete dönüşmemiştir? Neden Kürtlerin dili, coğrafyası ve siyasal iradesi söz konusu olduğunda kardeşlik söylemi çoğu zaman yetersiz kalmıştır?
İnsanın aklına Hz. Yusuf'un hikâyesi geliyor.
Yusuf'u kuyuya atanlar yabancılar değildi; kendi kardeşleriydi. Kardeşleri onu kıskançlıkları ve çıkarları uğruna karanlık bir kuyuya bıraktılar.
Kürtlerin tarihsel hafızasında da bu hikâyenin acı bir yankısı vardır.
Ez ew Yusuf im ku ji aliyê birayên xwe ve hatiye avêtin bîrê.
Kardeşleri tarafından kuyuya atılmış Yusuf'um ben.
Bu, yalnızca bir benzetme değil, kardeşlik iddiasının karşısına konulmuş ağır bir vicdan sorusudur.
Kürtler yüzyıllar boyunca aynı dine mensup oldukları toplumlarla birlikte yaşadılar. Aynı kıbleye yöneldiler, aynı duaları ettiler, aynı peygamberin ümmeti olduklarını söylediler. Ancak ortak inanç, Kürtlerin dilini, kültürünü ve siyasal varlığını her zaman koruyamadı. Büyük güçlerin çıkarları, imparatorlukların sınırları ve iktidar hesapları karşısında kardeşlik söyleminin sınırları ortaya çıktı.
Burada sorgulanması gereken İslamiyet değil, İslam kardeşliğini dile getirip onun gerektirdiği adaleti, eşitliği ve hakkaniyeti hayata geçirmeyen insanlardır.
Bir halkın dilini, kimliğini ve iradesini yok sayarken kardeşlikten söz etmek ne kadar anlamlıdır?
Kardeşlik, birinin diğerini inkâr etmesi değildir. Birinin dilini susturup diğerinin dilini yüceltmek değildir. Kardeşlik, eşitlik ve adaletle anlam kazanır.
Yusuf'un kuyusu bize şunu hatırlatır: Bazen insanı en derin karanlığa yabancıların düşmanlığı değil, kardeş bildiklerinin ihaneti sürükler.
Xanî'nin Kürtler için birlik, ortak irade ve kendi geleceğine sahip çıkma çağrısı da bu tarihsel tecrübeden bağımsız düşünülemez.
Kasr-ı Şirin'in gölgesinde kalan bir coğrafya
1639 yılında Osmanlı ile Safevîler arasında imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması, bugünkü Türkiye-İran sınırının tarihsel temelini oluşturmuştur. Kürtlerin yaşadığı coğrafyanın iki büyük imparatorluk arasındaki sınır düzeni içinde ayrışması, halkımızın tarihindeki önemli kırılmalardan biridir.
Kürtler, kendi siyasal birliklerini kuramadıkları bir tarihsel dönemde büyük güçlerin savaşları ve anlaşmaları arasında yaşamaya devam ettiler.
Xanî'nin yaşadığı çağda da bu parçalanmışlığın sonuçları ortadaydı.
Onun Mem û Zîn'de dile getirdiği birlik ve ortak irade özlemini yalnızca iki gencin aşkına indirgemek mümkün değildir. Eserin arka planında bir halkın sahipsizliği, siyasal dağınıklığı ve kendi geleceğine sahip çıkma arzusu da vardır.
Xanî'nin Kürtler için ortak bir yönetim ve birlik istemesi, döneminin koşulları içinde değerlendirilmelidir. Bugün bunu demokratik temsil, eşitlik, özgürlük ve ortak gelecek arayışı üzerinden okuyabiliriz.
Kürtlerin bölünmüşlüğü yalnızca haritaların meselesi değildir. Dillerin, ailelerin, akrabalıkların, kültürlerin ve ortak hafızanın da parçalanmasıdır.
Bu yaranın iyileşmesi, geçmişi bilmek ve geleceği birlikte kurmakla mümkündür.
Nûbihara Biçûkan: Bir halkın çocuklarına bırakılan bahar
Xanî'nin Nûbihara Biçûkan'ı, bu düşüncenin en önemli göstergelerindendir.
Küçüklerin Baharı…
Bir dilin geleceğini çocukların zihnine ve yüreğine yerleştirmekten daha büyük bir yatırım olabilir mi?
Xanî, Kürt çocuklarının kendi dillerinde öğrenmesini, eğitim görmesini ve bilgiyi kendi ana dilleri üzerinden edinmesini önemsemiştir. Kürtçeyi yalnızca evde konuşulan, dağda söylenen, ağıtlarda ve stranlarda yaşayan bir dil olmaktan çıkarıp eğitim ve yazı dili olarak güçlendirmek istemiştir.
Bugün hâlâ Kürt çocuklarının ana dillerinde eğitim görme talebini konuşuyorsak, Nûbihara Biçûkan'ın bıraktığı mirasın ne kadar önemli olduğunu da anlamalıyız.
Osmanlı'dan Safevîlere, sonraki siyasal düzenlerden günümüze uzanan tarihsel süreçte Kürtçenin eğitim ve kamusal alandaki yerinin sınırlanması, kuşaklar arasında dil aktarımını da zorlaştırmıştır.
Bir halkın dili yalnızca konuşularak değil; okunarak, yazılarak, öğretilerek ve bilim üretilerek yaşar.
Kürt çocuklarının ana dillerinde eğitim görmesi bir nostalji değildir. Bir halkın hafızasını, kültürünü ve geleceğini koruma meselesidir.
Xanî'nin baharı, işte bu kopuşa karşı bir bahardır.
Mem û Zîn: Aşkın ötesinde bir hasret
Mem û Zîn, Kürt edebiyatının en büyük eserlerinden biridir.
Mem ile Zîn'in kavuşamaması yalnızca iki insanın birbirine duyduğu aşkın trajedisi değildir. Eserde toplumsal engeller, iktidar, kıskançlık, ayrılık ve özgürlük özlemi iç içe geçer.
Bekir'in kötülüğü, Mem'in tutsaklığı, Zîn'in bekleyişi ve kavuşamamanın acısı, insanın önüne yalnızca bir aşk hikâyesi değil, aynı zamanda bir toplumun çıkmazlarını da koyar.
Zîn, bir bakıma kavuşulmak istenen bir ülkünün, bir özgürlük ve varoluş arzusunun simgesi olarak da okunabilir.
Fakat Zîn'e kavuşmak kolay değildir.
Bir halkın kendi diline, tarihine, kültürüne ve özgür geleceğine kavuşması da kolay değildir. Bunun yolu yalnızca özlem duymaktan geçmez. Bilgiden, eğitimden, örgütlü toplumsal iradeden, dayanışmadan ve mücadeleden geçer.
Kürt genci, Zîn'e kavuşmanın yolunun yalnızca Mem'i sevmek olmadığını anlamalıdır. Mem'in neden tutsak edildiğini, Zîn'in neden beklediğini, Bekir'in hangi düzeni temsil ettiğini de sorgulamalıdır.
Zîn'e kavuşmak, bir halkın kendi varlığına ve geleceğine kavuşmasıdır. Bunun için kuşakların dilini öğrenmesi, tarihini bilmesi, birbirini tanıması ve ortak bir gelecek kurması gerekir.
Xanî'nin kıvılcımı bugün nerede?
Bugün Kürtlerin önünde hâlâ dil, eğitim, birlik, eşitlik ve demokratik temsil meseleleri duruyor.
Birbirini tanımayan, birbirinin dilini öğrenmeyen, ortak değerler etrafında buluşamayan kuşaklar, Xanî'nin üç yüz yıl önce sorguladığı sorunlarla yeniden karşı karşıya kalıyor.
Geçmişin bütün yükünü başkalarına bırakmak da doğru değildir. Kendi sorumluluğumuzu görmek, eksiklerimizle yüzleşmek ve geleceğe hazırlanmak zorundayız.
Kürtlerin geleceği yalnızca dışarıdan gelecek bir adaletle kurulamaz. Kendi dillerine sahip çıkmaları, çocuklarını ana dilleriyle buluşturmaları, bilimde, sanatta, edebiyatta, siyasette ve ekonomide üretmeleri gerekir.
Kürtlerin birliği yalnızca siyasi ittifaklardan ibaret değildir. Birbirinin acısını anlamak, farklılıklarına saygı göstermek, ortak değerlerini korumak ve gelecek kuşaklara güvenilir bir miras bırakmaktır.
Xanî'nin büyüklüğü, üç yüz yıl sonra hâlâ bize bunları düşündürebilmesidir.
O, kendi çağında bir bahar ekmeye çalıştı. Nûbihara Biçûkan ile çocukların diline, Mem û Zîn ile bir halkın hafızasına seslendi.
Şimdi sıra bu mirası yalnızca anmakta değil, anlamakta ve yaşatmaktadır.
Kürt genci!
Gözlerinden kıvılcımlar çıksın.
Okudukların seni düşündürsün, gördüklerin seni sorgulamaya götürsün. Coğrafyanın dağlarında, ovalarında, şehirlerinde sesin duyulsun.
Bir dilin yok sayılmasına alışma. Bir halkın parçalanmışlığına kader deme. Birbirinin elini tutmaktan korkma.
Xanî'nin kitaplarını yalnızca kütüphanelerde saklama. Onları çocukların ellerine, okulların sıralarına, hayatın içine taşı.
Kardeşlikten söz edenlere adaleti hatırlat. Birlikten söz edenlere eşitliği hatırlat. Gelecekten söz edenlere ana dilini hatırlat.
Çünkü bir halkın baharı, çocuklarının ana dilinde okuyabildiği gün başlar.
Zîn'e kavuşmak kolay değil, Kürt genci!
Kardeşlerinin kuyusuna atılmış bir Yusuf'un hikâyesini de unutma. Kuyuya düşmek kader olabilir; orada kalmak kader olmak zorunda değildir.
Ama kavuşmanın yolu, önce gözlerinde kıvılcım, zihninde bilgi, yüreğinde adalet taşımaktan geçer.
Çürüsk ber çavê we pavêjin çürisk…
Gözlerinizden kıvılcımlar saçın!
— Sadık Karaman





