Bu gece sokaklarda eğlenen, değişik kıyafetlere bürünen, yüzlerini ve kimliklerini gizleyerek gecenin eğlencesine katılan gençleri görünce çocukluğumun Hakkâri'sine gittim.
1970'li yıllarda bizim de böyle gecelerimiz vardı. Adına Aşüran derdik.
Bugün Cadılar Bayramı adıyla dünyanın birçok yerinde kutlanan geceyi görünce, Hakkâri'de çocukluğumuzda yaşadığımız bu geleneği yeniden hatırladım. Acaba bizim Aşüran'ımızın başka coğrafyalarda karşılıkları var mıydı? Benzer gelenekler hangi halklarda, hangi isimlerle yaşatılıyordu? Bu benzerlikler yalnızca biçimsel miydi, yoksa geçmişten gelen ortak kültürel izler mi taşıyordu?
Bu soruların cevabını ararken, önce kendi hafızamıza dönmek gerektiğini düşündüm.
Aşüran Geceleri
Hakkâri'de Aşüran gecelerinde erkek ergenler kadınların giydiği kara çarşaflara bürünürdü. Ellerinde uzun sırıklar bulunurdu. Çarşafların içinde, sırıklarıyla birlikte uzaktan bakıldığında heybetli, hatta biraz ürkütücü görünürlerdi.
Ev ev dolaşırlardı. Kapılara yaklaşır, evlerin önünden geçerlerdi. Bazen ev sahipleri tarafından kovalanır, bazen üzerlerine su atılırdı. Bu kovalamacanın ve korkutmanın da gecenin eğlencesine dahil olduğunu hatırlıyorum.
Bazı evler ise kapıya gelenlere ceviz ve kara üzüm verirdi.
Bugünün Cadılar Bayramı'nda çocukların kapı kapı dolaşıp şeker toplamasını görünce, bizim Aşüran gecelerimizdeki ceviz ve kara üzüm ikramları aklıma geliyor.
Elbette iki geleneğin aynı kökenden geldiğini söylemek için elimizde yeterli bilgi yok. Ancak kılık değiştirme, gece dolaşma, evlerin kapısına gitme, ikram alma ve korkutma gibi ortak davranışlar dikkat çekici.
Üstelik bizim Aşüran'ımızda sıradan bir kostüm değil, kara çarşaf ve uzun sırıklarla oluşturulan kendine özgü bir görüntü vardı. Bu ayrıntı, Hakkâri'nin yerel hafızasında ayrıca araştırılmayı hak ediyor.
Aşüran'ın hangi tarihte kutlandığı, adının nereden geldiği ve komşu coğrafyalardaki karşılıkları henüz açıklığa kavuşmuş değil. Bildiğimiz, çocukluğumuzun Hakkâri'sinde bu gecenin Aşüran adıyla yaşadığıdır.

Yalnızca Aşüran Değil: Beldük
Kılık değiştirme geleneği hatırladığım kadarıyla yalnızca Aşüran'da değil, Beldük'te de vardı.
Beldük, çocuk sahibi olma dileğiyle bağlantılı, farklı bir halk ritüeliydi.
Çocuğu olmayan veya bebek beklenen ailelerin kapısına gidilir, kapı önünde dualar edilirdi. Ev sahipleri de kapılarına gelenlere ikramda bulunurdu.
Bu geleneğin hafızamda kalan en güzel taraflarından biri, söylenen Kürtçe manisiydi:
Beldükê, Beldükê,
Xudê kurekî bide bûkê.
Yaklaşık Türkçe karşılığı:
Ey Beldük, Beldük,
Allah geline bir erkek çocuk versin.
Bu birkaç satırda bir toplumun çocuk özlemi, gelin için edilen dua, bereket beklentisi ve komşuluk ilişkisi bir araya geliyor.
Hakkâri'de ritüeller yalnızca yapılan hareketlerden ibaret değildi. Her geleneğin kendine özgü bir sözü, manisi, tekerlemesi veya duası bulunurdu. Bunlar ezberlenir, söylenir ve kuşaktan kuşağa aktarılırdı.
Sözlü kültür, geleneğin hafızasıydı.
Eski Halk Takvimi: Kanûn'dan Çile'ye
Hakkâri'nin eski halk takvimi, bugünkü takvimden farklı bir mevsim ve zaman anlayışına sahipti.
Kanûna Biçûk, Kanûna Mezin, Başî Çile gibi adlandırmalar, insanların doğayla ve mevsimlerle kurduğu ilişkinin izlerini taşıyordu.
Kışın başlangıcı, soğuğun şiddetlenmesi, Çile günleri, havanın yumuşamaya başlaması ve baharın gelişi yalnızca hava durumuyla anlatılmazdı. Her dönemin kendine özgü inanışları, hazırlıkları, yemekleri ve törenleri vardı.
Kış uzun sürer, yollar kapanır, insanlar evlerine çekilirdi. Böyle zamanlarda ortak yemekler, ziyaretler, eğlenceler ve geleneksel törenler toplumsal hayatı canlı tutardı.
Kışın zorluğunu yalnızca bekleyerek geçirmez, kendi takvimlerine göre günleri anlamlandırırlardı.
Pire Fat ve Kavut Gecesi
Hakkâri'de hatırladığım bir başka gelenek de Pire Fat ile ilişkilendirilen kavut gecesiydi.
Mehmet ve Ahmet adını taşıyan yedi aileden un, buğday ve tuz toplanırdı. Bu malzemelerle kavut hazırlanır, bekârların bulunduğu evlere dağıtılırdı.
O gece su içilmezdi.
Bunun kendine özgü bir inanışı vardı: İnsan gece rüyasında bir evde veya evinin yakınında su içtiğini görürse, o evin kızını alacağına yahut o evden bir kızla evleneceğine yorulurdu.
Burada yemek, paylaşma, evlilik beklentisi ve rüya aynı ritüelin içinde buluşuyordu.
Kavut yalnızca bir yiyecek değildi; komşuların katkısıyla hazırlanan, bekârların evlerine ulaştırılan ortak bir geleneğin parçasıydı.
Kara Çarşambalar: Hoşça Kal ve Vuslat
Hakkâri'nin halk inanışları içinde iki Kara Çarşamba'nın ayrı bir yeri vardı.
Bunlardan biri martın son haftasındaki çarşamba, diğeri nisanın başındaki çarşambaydı.
Birincisine Hoşça Kal, ikincisine Vuslat denirdi.
Yerel inanışa göre dünya bu iki çarşamba arasında kurulmuş, yine bu iki çarşamba arasında yıkılacaktı.
Hoşça Kal yaklaşırken büyük aileler evlatlarını, çocuklarını ve yakınlarını bir araya çağırırdı. Vedalaşmalar yaşanırdı. Bu dönem, aile büyüklerinin ve çocukların birbirine kavuşmadan önce son kez bir araya gelmesi gibi ciddi bir anlam taşırdı.
İkinci Kara Çarşamba, Vuslat'tı.
Tehlikenin geçtiğine, kötü günlerin geride kaldığına inanılırdı. İnsanlar yeniden bir araya gelir, ziyaretler yapılır, eğlenilir ve sofralar kurulurdu.
O günün kendine özgü yemeği köfteydi. Köfte hazırlanırken et mutlaka bulunurdu.
Bir çarşamba ayrılığı ve vedayı, diğeri kavuşmayı ve sevinci temsil ediyordu.
Bu iki gün, Hakkâri'nin halk hafızasında yalnızca takvim yaprağı değildi. İnsanların korkularını, umutlarını, aile bağlarını ve yeniden bir araya gelme arzusunu taşıyordu.
Newroz, 14 Nisan ve Bahara Uzanan Gelenekler
Hakkâri'nin eski halk takvimi kışın soğuk günlerinde bitmezdi. Törenler, yemekler, hediyeler, salıncaklar ve bahar eğlenceleriyle devam ederdi.
Newroz, baharın ve yeni başlangıçların simgesiydi.
14 Nisan ise çocukluğumun Hakkâri'sinde herkesin bildiği, çoğunlukla yeni yıl veya yılbaşı olarak kutlanan bir tarihti.
O yıllarda Hakkâri'de Müslüman olmayan bir topluluk hatırlamıyorum. Bununla birlikte bazı aileler halk arasında Bınyat Êzidî, yani Êzidî soyundan gelen aileler olarak bilinirdi.
14 Nisan'ın Êzidî kültüründeki yeri ve Çarşema Sor ile ilişkisi ayrıca araştırılması gereken bir konudur. Fakat benim aktarmak istediğim, Hakkâri'nin yerel hafızasında bu tarihin yalnızca belirli ailelere ait bir gün olarak görülmemesidir. Şehirde geniş bir kesim bu günü bilir, yeni yıl olarak kutlardı.

Böylece Hakkâri'nin takviminde kışın karanlığından baharın aydınlığına uzanan bir kültürel dönem yaşanırdı.
Her Ritüelin Bir Sözü, Her Mevsimin Bir Hafızası Vardı
Aşüran, Beldük, Pire Fat, Kara Çarşambalar, Newroz ve 14 Nisan…
Bunların her biri kendi içinde farklı bir anlam taşıyordu.
Kimi kılık değiştirme ve eğlenceydi, kimi çocuk dileği ve duaydı. Kimi kışın zorluğunu geride bırakma, kimi ayrılık ve kavuşma, kimi yeni yıl ve bahar sevinciydi.
Bütün bu geleneklerin ortak bir özelliği vardı: İnsanlar yalnızca bir araya gelmiyor, aynı zamanda birbirlerine ait olduklarını da hatırlıyorlardı.
Kapılar açılır, ikramlar paylaşılır, dualar edilir, maniler söylenir, yemekler hazırlanırdı. Çocuklar sokaklarda koşar, gençler oyunlara katılır, büyükler eski inanışları ve günleri anlatırdı.
Her ritüelin bir sözlü söylencesi, bir tekerlemesi veya duası vardı. Bu sözler yazılı kitaplarda değil, insanların belleğinde yaşıyordu.
Bugün bunların bir bölümünü hatırlıyor, bir bölümünü ise unutmuş bulunuyoruz.
Unutulmuş Bir Hafızanın Peşinde
Bugün Cadılar Bayramı'nı görünce Aşüran'ı hatırlamam boşuna değil.
İrlanda ve İskoçya'daki guising, Avrupa'daki eski kış gelenekleri ve dünyanın farklı yerlerindeki kılık değiştirme törenleriyle bizim Aşüran'ımız arasında karşılaştırılabilecek unsurlar var. Bu geleneklerin tarihsel kökenleri birbirinden farklı olabilir. Benzerlik, tek başına ortak kökenin kanıtı değildir.
Kürt coğrafyasında da Kosegelî ve başka mevsimlik kutlamalar bulunuyor. Ancak Aşüran'ın bunlarla aynı gelenek olduğunu söylemek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç var.
Bizim için önemli olan, Hakkâri'de yaşanmış bu geleneğin adını, biçimini ve hatırasını kaybetmemek.
Belki bugün Aşüran'ı yaşayan çok az insan kaldı. Belki kara çarşaflar, uzun sırıklar, kapı önündeki kovalamacalar ve cevizle kara üzüm ikramları artık yalnızca yaşlıların hafızasında.
Ama bir gelenek, son kez yaşandığı gün bütünüyle yok olmaz. Onu hatırlayan, anlatan ve yazıya geçiren insanlar oldukça yaşamaya devam eder.
Benim bu yazıdaki amacım, Aşüran'ın kökeni hakkında kesin hükümler vermek değil; Hakkâri'nin eski bir gecesini, kendi çocukluk tanıklığımla yeniden hatırlatmak ve araştırmaya açmaktır.
Çünkü bir halkın kültürü yalnızca büyük tarihî olaylarda, anıtlarda ve kitaplarda yaşamaz. Bazen bir kara çarşafın içinde, uzun bir sırıkta, kapıya uzatılan bir avuç cevizde, bir parça kara üzümde, bir kavut tasında veya gelin için söylenen birkaç Kürtçe mısrada saklıdır.
Aşüran da Hakkâri'nin unutulmaması gereken böyle bir hafızasıdır.
Sadık Karaman





