6 Şubat 2023’te Kahramanmaraş’ın Pazarcık ve Elbistan ilçeleri merkezli 7,8 ve 7,5 büyüklüğündeki depremler, aradan geçen üç yıla rağmen Türkiye’nin vicdanında kapanmayan bir yara olarak duruyor. On binlerce yurttaşın hayatını kaybettiği, yüz binlercesinin yaralandığı depremler sonrası milyonlarca insanın yaşamı kökten değişti. Depremlerde yaşamını yitirenler, üçüncü yıldönümünde saygıyla anılırken; yaşanan yıkımın “doğal afet” değil, yıllardır biriken ihmal ve yanlış politikaların sonucu olduğu bir kez daha vurgulanıyor.
Resmî açıklamalara göre 53 bin 537 kişi hayatını kaybetti, 107 bin 213 kişi yaralandı. Ancak deprem bölgesinde aylarca yürütülen saha çalışmalarına dayanan tespitler, bu sayıların gerçeğin tamamını yansıtmadığını gösteriyor. Afet sonrası 2 milyondan fazla kişi barınma sorunu yaşarken, en az 5 milyon yurttaş göç etmek zorunda kaldı. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün verilerine göre ise 658 bin kişi geçim kaynağını kaybetti.

Deprem doğal, yıkım politik
Uzmanlar ve meslek örgütleri, depremin bir doğa olayı olduğunu ancak yıkımın boyutunun siyasi tercihlerle belirlendiğini hatırlatıyor. Türkiye nüfusunun yaklaşık yüzde 76’sı aktif fay hatları üzerinde yaşamasına rağmen, kentleşme politikalarında bilimsel uyarılar dikkate alınmadı. Fay hatları üzerinde depreme dayanıksız yapılar defalarca yeniden inşa edildi; imar aflarıyla riskli binalar yasallaştırıldı.
Her büyük deprem sonrası benzer bir tablo yaşandı: Sorumluluk “kader” söylemleriyle geçiştirildi, gerçek sorumlular korunurken birkaç müteahhit üzerinden göstermelik davalar açıldı. 21 yılda deprem vergisi adı altında toplanan yaklaşık 40 milyar doların nerede kullanıldığı ise kamuoyuna açıklanmadı.
Kızılay’dan konteyner kentlere uzanan kriz
Depremler, kamusal hizmetlerin yıllar içinde nasıl zayıflatıldığını da gözler önüne serdi. Afet sonrası ilk günlerde yaşanan koordinasyonsuzluk ve Kızılay’ın çadır satışı skandalı, kamuoyunda büyük tepki topladı. Buna rağmen sorumlular hakkında açılan davalar cezasızlık politikaları nedeniyle sonuçsuz kaldı.
Üç yılın sonunda deprem bölgesinde yaşam hâlâ normale dönmedi. “Geçici” denilen konteyner kentler kalıcı hale gelirken, bu alanlardaki elektrik ve su kesintileri, sağlıksız koşullar ve salgın hastalık riski yurttaşları zor durumda bırakıyor. Eğitim ve sağlık hizmetlerine erişimde ciddi sorunlar yaşanıyor. Kadınlar artan bakım yükü nedeniyle iş yaşamından kopma riskiyle karşı karşıya kalırken, çocuk yoksulluğu ve çocuk işçiliği giderek yaygınlaşıyor.

Barınma hakkı piyasanın insafına bırakıldı
Deprem risk raporlarının maliyeti 5 bin TL’den başlayıp 100 bin TL’yi aşarken, riskli olduğu tespit edilen bir evden taşınmanın maliyeti bugün 150-200 bin TL’yi buluyor. Asgari ücretin açlık sınırının altında kaldığı koşullarda, birçok yurttaş bu masrafları karşılayamadığı için yaşadığı binanın risk durumunu dahi öğrenemiyor.
Talepler net: Kamusal ve bilimsel çözüm
Meslek örgütleri ve emek örgütleri, çözümün piyasa odaklı değil kamusal ve bilimsel olması gerektiğini vurguluyor. Kamu binalarının acilen bağımsız biçimde denetlenmesi, deprem bölgesinde risk raporlarının kamu eliyle yapılması, tek evi olanlara güçlendirme desteği sağlanması ve imar aflarının tamamen kaldırılması başlıca talepler arasında yer alıyor.
Ayrıca deprem vergilerinin amacına uygun kullanılması, bilim insanları ve emek-meslek örgütlerinin katılımıyla bağlayıcı bir Deprem Kanunu çıkarılması ve afet yönetiminin demokratik biçimde yeniden yapılandırılması çağrısı yapılıyor.
Üçüncü yılda yükselen ortak ses ise değişmiyor:
“Deprem değil, ihmal öldürdü. Gerçek sorumlular hesap vermeli.”





