Çeko dedem Abdullah Kahraman, seferberlik nedeniyle gittikleri Irak’ın Duhok kentindeki Babilo köyünde babası Abdurrahman’ı kaybetmişti.
Adı üstünde seferberlikti: kıtlık, salgın hastalıklar, yokluk ve birbirini izleyen acılar… Geride dört yetim kalmıştı. Hayat, bütün ağırlığıyla ailenin omuzlarına binmişti.
Bir süre sonra toparlanıp baba ocağı Hakkâri’ye dönmeye karar verdiler.
Irak’tan Hakkâri’ye uzanan yol, yalnızca bir coğrafyadan başka bir coğrafyaya yapılan yolculuk değildi. Aynı zamanda geçmişe, köklere ve insanın kendisini ait hissettiği yere dönüş yoluydu.
Güzergâh üzerindeki köylerde Çeko’yu ve dedesi Heci Eblayê Marufî’yi tanıyanlar vardı.
Aile, yol boyunca gördüğü saygı ve destekle ilerledi. İnsanlar onları yabancı gibi karşılamıyor; geçmişten gelen tanışıklığın, itibarın ve akrabalık bağlarının gereğini yerine getiriyordu.
Bu dayanışma, o günlerin zor şartlarında büyük anlam taşıyordu.
Çünkü insanın serveti yalnızca elindeki malı mülkü değildi. Bazen geçmişten kalan bir isim, insanlar arasında kurulmuş bir güven ve zor günlerde uzatılan bir el, en büyük zenginlikti.
Hakkâri’ye varmadan önce Çukurca’da bir süre kaldılar. Oradaki aşiret ve hanedan çevreleri, ailenin kendileriyle kalmasını istiyordu.
Fakat Çeko’nun gönlünde başka bir yer vardı. O, baba ocağına dönmekte kararlıydı.
“Bizim yerimiz Hakkâri’dir.”
Çünkü insan bazen kendisine sunulan imkânlardan çok, ait olduğu toprağı seçer.
Çeko da ailesiyle birlikte Hakkâri’ye döndü. Dayısı, Hakkâri Müftüsü Mehmet Atay’dı.
Hakkâri’ye dönüş
Beş yıllık seferberlik döneminin ardından Hakkâri, büyük yıkımın ve yokluğun izlerini taşıyordu. Bir zamanlar insanların yaşadığı yerler harap olmuş, evler dağılmış, hayatın düzeni bozulmuştu. Şehrin sessizliğine baykuşların sesleri ve yaban hayvanları eşlik ediyordu.
Dönüş yapan aileler için sığınabilecekleri yerlerden biri Meydan Medresesi’ydi.
Çeko’yla birlikte dönenlerin ve o yolculukta aileye eşlik edenlerin hatırası da bu hikâyenin bir parçasıdır. Çelebi Çivi, Melayê Çükreşî (Karadiz), Hame Değirmenci ve Eloyê Gırki, bu dönüş yolculuğunda adı anılan kişiler arasındaydı.
İnsanlar, bütün yoksunluklara rağmen yeniden hayat kurmaya çalışıyordu. Evler yapılacak, toprak işlenecek, çocuklar büyütülecek, dağılmış hayatlar yeniden bir araya getirilecekti.
Hakkâri’nin yeniden ayağa kalkması kolay olmadı.
İnsanlar hem geçmişin yaralarını taşıyor hem de geleceğe tutunmaya çalışıyordu.
Aradan iki yıl geçtikten sonra, Van’ın vilayet olduğu ve Cumhuriyet’in kurulduğu haberlerini aldılar. Bu haberleri, develeriyle tuz taşıyan Gümüşhaneli tüccarlardan öğrendiler.
Yeni bir devlet kurulmuştu. Cumhuriyet’in ilk yıllarıydı. Hakkâri ise hâlâ yoksullukla ve yeniden yapılanma ihtiyacıyla karşı karşıyaydı.
Van’a giden sekiz aile büyüğü
1927 yılında Hakkâri’den sekiz aile büyüğü, yardım ve destek aramak üzere Van’a giderek valilikle görüşmeye karar verdi.
Aile hafızasında adları yaşatılan bu heyette şu isimler bulunuyordu:
Çeko, yani Abdullah Kahraman
Mıhé Gıreberî
Sıdoyê Feqiranî
Ağacanoğullarından Sebi
Çelilerden İbrahim Ağa
Müftü Mehmet Atay
Eloyê Gırki
Çelebiyê Bajêrî
Görüşmede vali, yeni kurulan Cumhuriyet’in henüz imkânlarının sınırlı olduğunu, Hakkâri’ye istedikleri ölçüde yardım sağlayamayabileceklerini anlatmıştı. Van’da kalmayı kabul ederlerse, geçmişte Ermenilere ait olan bahçeli konaklardan ve bir köyden yararlanabileceklerini de söylemişti.
Fakat heyetin düşüncesi başkaydı. Onlar için mesele yalnızca barınacak bir ev, işlenecek bir toprak ya da daha rahat bir yaşam değildi.
“Biz baba ocağından gayrı bir yerde kalmayız!”
Bu söz, aile büyüklerinin hafızasında yalnızca bir cevap olarak kalmadı. Baba ocağına bağlılığın, toprağa aidiyetin ve kendi yurdunda yeniden hayat kurma iradesinin ifadesine dönüştü.
Van Valisi, onların bu kararlılığı karşısında Hakkâri’ye döndüklerinde tarım yapabilmeleri için öküz, tohum ve bir bağ kavak fidanı verdi.
O fidanlar, Hakkâri’ye doğru yola çıkan insanların yanında taşınan küçük bir umut gibiydi.
Bir fidan…
Belki o gün hiç kimse, yıllar sonra bu fidanın bir aile hikâyesinin ve Hakkâri’nin toplumsal hafızasının simgesine dönüşeceğini düşünmemişti. Ama toprakla buluşan her fidan gibi onun da büyüme, kök salma ve geleceğe kalma ihtimali vardı.
Kavak, Hakkâri’nin yaşam ağacıydı
Hakkâri’de kavak, yalnızca gölgesinde dinlenilen veya uzaktan seyredilen bir ağaç değildi. Hakkârili için hayatın içindeydi; evinin kapısında, penceresinde, damının tahtasında yeri vardı.
Kapılar ve pencereler yapılır, evlerin damları kavak tahtalarıyla döşenirdi. Dağların sert ikliminde, ulaşımın ve malzemenin zor olduğu bir coğrafyada kavak, insanın barınmasını kolaylaştıran önemli bir kaynaktı.
Bir kavak yetiştirmek, yalnızca yeşil bir ağaca sahip olmak anlamına gelmezdi. O ağaç, yıllar sonra bir evin kapısı, penceresi veya damının tahtası olabilirdi. İnsan toprağa emek verir, ağacın büyümesini bekler ve ondan yaşamını kolaylaştıracak bir karşılık alırdı.
Kavak; emeğin, ev kurmanın, yuvayı korumanın ve hayatı sürdürmenin bir parçasıydı.
Bu yüzden Hakkâri’de kavak kültürü, doğayla kurulan ilişkinin ötesinde bir anlam taşıyordu. Ağaç insanın yaşamına katılıyor, insanın emeğiyle işleniyor ve evlerin içinde yaşamaya devam ediyordu. küçüklüğümüzde kaydırağımız olan kızağın tahtası bile kavaktandı.
Evliya Çelebi’nin anlattığı kavaklar
Hakkâri’nin kavaklarla kurduğu bağ, Cumhuriyet’in ilk yıllarından çok daha eskiye uzanır.
XVII. yüzyılda bölgeyi gezen Evliya Çelebi, Seyahatnâme’sinde Hakkâri’deki kavak ağaçlarından ve bu ağaçlara tırmanarak oynayan çocuklardan söz eder. Aktarılan anlatımda, ağaçlara su yürümeye başladığı dönemde çocukların kavaklara topluca tırmandığı, ağırlıklarıyla dalları aşağıya doğru eğdiği ve çocuklar indikten sonra ağaçların yeniden doğrulduğu tasvir edilir.
Bu anlatı, kavakların Hakkâri’de yüzyıllar önce de gündelik yaşamın ve çocukluk dünyasının bir parçası olduğunu gösterir.
Evliya Çelebi’nin anlattığı çocuklarla bizim çocukluğumuz arasında yüzyıllar vardır. Ağaçlar değişmiş, insanlar değişmiş, şehir değişmiştir. Fakat kavakların Hakkâri insanının hayatındaki yeri ve anlamı kuşaklar boyunca yaşamaya devam etmiştir.
Bir tarafta çocukların oyun oynadığı kavaklar, diğer tarafta evlerin kapısına, penceresine ve damına dönüşen ağaçlar…
Ve sonra, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Hakkâri’ye getirilen o fidanlar.
Bunların aynı ağaçlar olduğunu söyleyemeyiz. Fakat hepsi, kavakla Hakkâri insanı arasında kurulmuş uzun ilişkinin ayrı ayrı tanıklarıdır.
Kavak, Hakkâri’de yalnızca büyüyen bir ağaç değil; insanla birlikte yaşayan, evine giren, emeğine karışan ve kuşakların hatırasında kök salan bir yaşam ağacıydı.
Fidanın büyüyen hikâyesi
Hakkâri’ye dönen aileler, ellerindeki sınırlı imkânlarla yeniden yaşam kurmaya çalıştılar. Tarlalar işlenecek, evler onarılacak, çocuklar büyütülecek, şehir yeniden canlanacaktı.
Valinin verdiği kavak fidanları da bu yeniden başlangıcın simgelerinden biri oldu.
Birkaç yıl sonra askerlerin, ardından Tapu teşkilatının ve başka kurumların Hakkâri’ye dönüşüyle şehirde yeniden bir düzen kurulmaya başlandı. Hayat, bütün güçlüklerine rağmen yavaş yavaş toparlanıyordu.
Kavaklar da bu hayatın içinde büyüdü. Yalnızca bir ailenin değil, şehrin de hafızasında yer edindi.
Daha sonraki yıllarda Vali Kayacan’ın da Hakkâri’de yeni kavaklıkların oluşmasına katkısı oldu. Kavaklar farklı yerlerde dikildi, büyüdü ve şehrin görünümüne katıldı.
Benim çocukluk hafızamda da bu kavaklıkların yeri var. Erziki’de, Üzümcü köyünde, bugün Şenler Oteli’nin bulunduğu yerin arkasındaki kavaklık bunlardan biriydi. Bay köyüne bir fidan, Çalkê’ye de bir fidan verilmişti.
Her fidanın ardında bir emek, bir beklenti ve bir gelecek düşüncesi vardı. Belki o gün dikilen ağaçların kimileri zamanla kesildi, kimileri kurudu, kimileri ise yerini başka yapılara bıraktı. Fakat onların çevresinde yaşananlar, insanın hafızasından kolay kolay silinmez.
Bir ağaç bazen bir evin damında, bazen bir kapının eşiğinde, bazen de yıllar sonra anlatılan bir hikâyede yaşamaya devam eder.
Cumhuriyet Kavağı’nın anlamı
Bu hikâyeyi yalnızca bir fidanın geçmişi olarak okumak eksik olur.
Burada, seferberliğin ardından yurduna dönmeye çalışan bir ailenin hikâyesi vardır. Geçmişten gelen toplumsal itibar, yol boyunca gösterilen dayanışma, başka bir yerde daha rahat yaşayabilme imkânına rağmen baba ocağını seçme iradesi vardır.
Burada, zor koşullarda yeniden hayat kurmaya çalışan Hakkâri insanı vardır. Bir evin kapısını, penceresini ve damını yapabilmek için yetiştirilen kavaklar vardır. Çocukların tırmandığı, insanların gölgesinde dinlendiği, ustaların işlediği ve kuşakların hatıralarında yaşattığı ağaçlar vardır.
Bir de Cumhuriyet’in ilk yıllarında Van’dan Hakkâri’ye getirilen fidanlar…
O fidanı değerli kılan yalnızca bir vali tarafından verilmiş olması değildir. Asıl anlamı, baba ocağına dönen insanların yeniden kök salma mücadelesiyle birleşmesidir.
Cumhuriyet, kuruluşundan bu yana farklı dönemlerden ve farklı deneyimlerden geçti. Hakkâri’nin hikâyesi de bu büyük tarihin yerel hafızadaki karşılıklarından biridir.
Bu hafızayı anlatmak, geçmişi yalnızca hatırlamak değil, geleceğe ilişkin beklentileri de dile getirmektir.
Dileğimiz; Cumhuriyet’in eşit yurttaşlık, özgürlük, laiklik ve demokrasi ilkelerinin herkes için gerçek anlamını bulması, parlamenter demokrasinin yeniden işlerlik kazanması ve insanların kendi kimlikleriyle, dilleriyle, kültürleriyle eşit ve özgür yaşayabilmesidir.
Çünkü bir ülkenin kökleri yalnızca geçmişinde değil, insanlarına sunduğu adalette, özgürlükte ve ortak geleceğe duyulan güvende de yaşar.
Çeko dedemin ve aile büyüklerinin Hakkâri’ye dönüş hikâyesi, bugün bize bir fidanın taşıyabileceği anlamı hatırlatıyor. Bir fidan, bir evin, bir ailenin, bir şehrin yeniden ayağa kalkma arzusunu temsil edebilir.
Evliya Çelebi’nin yüzyıllar önce anlattığı kavaklardan, Cumhuriyet’in ilk yıllarında verilen fidana; oradan çocukluğumuzda hatırladığımız kavaklıklara uzanan bu hikâye, Hakkâri’nin hafızasında yaşamaya devam ediyor.
Kavakların kökleri toprağın derinliklerine uzanır. İnsanların kökleri ise hatıralarında, dillerinde, kültürlerinde ve yaşadıkları toprakla kurdukları bağda saklıdır.
Bir fidan büyür, bir ağaç göğe yükselir. Zaman geçer, kuşaklar değişir. Ama o ağacın etrafında biriken hikâyeler yaşamayı sürdürür.
Cumhuriyet Kavağı, işte bu yüzden yalnızca bir ağacın değil; baba ocağına bağlılığın, dayanışmanın, yeniden kök salmanın ve daha güzel bir gelecek umudunun hikâyesidir.
Cumhuriyetimiz ve Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun!
Anlatıya dair bir not
Bu yazı, aile büyüklerimden aktarılan bilgiler, yerel hafıza ve kişisel tanıklıklar üzerinden kaleme alınmıştır. Seferberlik ve göç yıllarında her ailenin yaşadıkları, gidiş ve dönüş tarihleri birbirinden farklıdır. Buradaki anlatı, bütün ailelerin ortak kronolojisini ortaya koyma iddiası taşımamakta; Çeko ailesinin ve Hakkâri’nin hafızasında yer etmiş bir dönüş hikâyesini aktarmaktadır.
Daha azını gör





