Wan’ın Payizava (Gürpınar) ilçesine bağlı Nordiz bölgesinde yıllarca koçerlik yapan Nazê Alkan’ın hayatı, 1984 yılında köylerin boşaltılmasıyla tamamen değişti. Devletin baskı ve “güvenlik” politikaları sonucu ailesiyle birlikte yüzlerce koyununu, kurdukları düzeni ve yılların emeğini geride bırakarak Wan merkeze göç etmek zorunda kaldı. Köye girişlerin 11 yıl yasaklanması ise hasreti daha da büyüttü.
Bugün 40 yılı aşkın süredir kentte yaşamasına rağmen şehir hayatına alışamadığını söyleyen Alkan, koçer kültürünü unutmamak ve unutturmamak için evini adeta bir yayla çadırına dönüştürdü.
Evinde bir yayla kurdu
Evinin duvarlarını rengarenk gofiklerle (yün süslemeler) donatan Nazê Alkan, ördüğü minyatür çadırlar, yün çoraplar, teşî, gûfkan ve xurckanlarla geçmişi bugüne taşıyor. Her bir motifin bir anıyı, her bir rengin bir yaşamı temsil ettiğini belirten Alkan, “Bu eşyaları yaptığımda çocuklarımın ve komşularımın dikkatini çekiyor. Çok seviyorlar. Bu, Kürt rengi ve kültürüdür. Amacım bu kültürün yok olmaması” diyor.
Köy ve yayla yaşamını anlatırken gözleri dolan Alkan, o günleri şöyle dile getiriyor: “Köyümüz çok güzeldi. Dört büyük haneydik. Çok koyunumuz vardı, varlıklıydık. Her sabah erkenden kalkar, çadırlarımızı alıp yaylaya giderdik. Kadın da erkek de çalışırdı. Erkeklerin kadınlara baskısı yoktu. Karşılıklı saygı vardı.”
“Yaşamın öznesi kadınlardı”
Yayla hayatında kadınların belirleyici bir rolü olduğuna dikkat çeken Alkan, koçer kadınların aynı zamanda kültürün taşıyıcısı olduğunu vurguluyor. “Sürünün başında biz kadınlar giderdik. Süt sağar, yoğurt ve peynir yapardık. Yünleri yıkar, gecenin geç saatlerine kadar çalışırdık. Çadırlarımızı, evimizi, koyunlarımızı kendi yaptığımız süslerle donatırdık. Hayvanlarımız başka sürülere karıştığında süslerinden tanınırdı” diye anlatıyor.
1984 yılında köylerinden göç etmek zorunda kaldıklarını hatırlatan Alkan, “Köyler boşaltılıyordu, huzur kalmamıştı. Mecburen yurdumuzu bıraktık. 11 yıl köye gitmemiz yasaktı. Şehre geldiğimizde çok zorluk çektik. Evi olmayanlar çadırlarda kalıyordu. Günlerimiz çok sıkıntılı geçti” ifadelerini kullanıyor.
“Hiçbir zaman şehirli olmadım”
Kent yaşamına hiçbir zaman alışamadığını söyleyen Alkan, kültüründen kopmamakta kararlı: “40 yılı aşkın süredir şehirdeyim ama hiç şehirli olmadım. Onların taktığı yazmayı takmadım, şehirli kıyafetleri giymedim. Düşüncem ve yaşamım değişmedi. İnsan kendi kültüründen uzaklaşırsa her şeyini unutur. Biz kaybolmayız.”
Köyde hâlâ bir evlerinin olduğunu belirten Alkan, orayı da kendi yaptığı süslerle donattığını söylüyor. “Şimdi koçer hayatımı evimin içinde yaşıyorum. Köye gittiğimde sanki yeniden doğmuş gibi oluyorum” diyor.
“O günleri çok özlüyorum”
Misafirperverliğin, dayanışmanın ve paylaşımın yayla hayatının en güzel yanları olduğunu anlatan Alkan, şehir yaşamındaki yalnızlığa da dikkat çekiyor: “Köy ve göçer hayatı başkaydı. Her zaman misafir olurdu, kapılar açıktı. Misafirden keyif alırdık. Şehirde ise insanlar rahatsız oluyor. O günleri çok özlüyorum.”
Nazê Alkan, evinin duvarlarında yaşattığı renklerle yalnızca kendi anılarını değil, bir halkın göçle yarım kalan hikâyesini de geleceğe taşıyor. Onun mücadelesi, kaybolmaya yüz tutan koçer kültürünün hafızasını diri tutma çabası olarak dikkat çekiyor.