Bazı şehirler vardır; sadece taş ve topraktan ibaret değildir. İçinde biriken sesler, yarım kalmış cümleler, susarak konuşan yüzler ve zamanın içine gömülmüş hatıralarla var olurlar. Hakkari, bu anlamda yalnızca bir coğrafya değil; parçalanmış bir tarihin, dağılmış bir toplumsallığın ve direnerek ayakta kalmış bir hafızanın adıdır.
28 Şubat 2025’te başlayan süreç, bu hafızaya yeniden temas etme ihtimalini doğurmuştur. Sürecin adı, taraflara göre değişebilir; fakat özünde taşıdığı anlam aynıdır: uzun süredir ayrı düşmüş hayatların yeniden bir aradalığa hazırlanması. Bu hazırlık, yalnızca siyasal değil; derin biçimde insani ve ahlakidir. Çünkü mesele, yalnızca çatışmanın bitmesi değil; çatışmanın bıraktığı izlerle nasıl yaşanacağının belirlenmesidir.
“Mekânın sahipleri geri gelecek” sözü, bu bağlamda artık bir gelecek vaadi değil; geçmişle yüzleşmenin kaçınılmaz çağrısıdır. Zira bu coğrafyada hiçbir dönüş saf değildir. Her dönüş, beraberinde bir yük getirir: hatıralar, kayıplar, kırılmalar, hak iddiaları ve sessiz hesaplaşmalar.
Son yirmi-otuz yıl, Hakkari’nin toplumsal dokusunu dört ayrı hatta bölerek ilerledi. Dağ, cezaevi, sürgün ve yerel düzlemde geri çekilmiş hayatlar… Bu dört hat, birbirinden kopuk gibi görünse de aslında aynı hikâyenin farklı yüzleridir. Her biri kendi içinde bir hakikat taşır; fakat hiçbirinin hakikati tek başına yeterli değildir.
Dağ, iradenin en sert sınavıdır. Orada zaman ağırlaşır, insan kendine karşı bile tavizsiz olmayı öğrenir. Cezaevi, sessizliğin içindeki direniştir; bedenin sınırlandığı, fakat düşüncenin derinleştiği bir alan. Sürgün, mesafenin acı öğretisidir; insanı hem köklerinden uzaklaştırır hem de o köklere daha bilinçli bağlar. Geri duranlar ise çoğu zaman yanlış okunur: oysa onlar, yerelin kırılmaması için bir tür iç denge, bir tür ahlaki rezerv olarak varlıklarını sürdürürler.
Şimdi bu dört hat, aynı mekânda yeniden kesişmeye hazırlanmaktadır. Asıl mesele de burada başlar. Çünkü tarih, insanların bir araya gelmesini değil; bir arada kalabilmesini sınar.
Bugün yerelin içinde, henüz açıkça dile getirilmeyen bir gerilim dolaşmaktadır. Bu gerilim, görünürde bir konumlanma meselesidir; fakat derininde bir anlam arayışı yatar. Kim konuşacak? Hangi geçmiş, hangi ağırlıkla taşınacak? Hangi dil, bu yorgun topluma hitap edebilecek?
Çünkü şehir yorgundur. Sadece binalar değil, insanlar da yıkılmıştır. Güven duygusu incelmiş, gelecek fikri zayıflamış, gündelik hayat ağırlaşmıştır. Böyle bir zeminde gerçekleşecek her geri dönüş, ya yeni bir yük olacak ya da gerçek bir nefes alanı açacaktır.
Burada belirleyici olan şey, geçmişin büyüklüğü değil; bugünün ihtiyacıdır. Dostoyevski’nin kahramanları gibi, insan çoğu zaman acısını hakikatin yerine koyma eğilimindedir. Oysa acı, hakikat değildir; yalnızca ona açılan bir kapıdır. Eğer bu süreçte geçmişin acıları, bugünün üzerinde bir üstünlük aracına dönüşürse, yeni bir toplumsal dil kurulamaz.
Tam da bu noktada, geri dönüşün ahlakı belirleyici hale gelir. Geri gelmek, yalnızca geri almak değildir. Geri gelmek, yeniden kurmayı göze almaktır. Ve yeniden kurmak, eski hakikatleri tekrarlamakla değil; onları aşacak bir olgunluk üretmekle mümkündür.
Yerel hafıza, bu süreçte hem bir imkân hem de bir sınavdır. Çünkü hafıza, yalnızca hatırlamak değildir; aynı zamanda seçmektir. Hangi hatıralar taşınacak, hangileri dönüştürülecek, hangileri sessizce bırakılacak? Yaşar Kemal’in anlatılarında olduğu gibi, toprak her şeyi saklar; ama her şeyi aynı biçimde geri vermez. İnsan, o topraktan neyi nasıl çıkaracağını bilmek zorundadır.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, geçmişi inkâr eden bir unutma değil; geçmişi kutsallaştıran bir donma da değildir. İhtiyaç duyulan şey, hafızayı canlı tutarken onu geleceği kuracak bir akla dönüştürebilmektir
Bu nedenle yaklaşan geri dönüş, yalnızca siyasal bir hareketlilik değildir. Bu, bir toplumsal yeniden kuruluş ihtimalidir. Eğer bu süreç, hak iddialarının yarıştığı bir zemine dönüşürse, şehirler biraz daha kapanır. Fakat eğer bu süreç, birbirine yer açan bir cömertlik üzerinden ilerlerse, o zaman gerçek bir yeniden doğuş mümkün hale gelir.
Edward Said’in sürgün üzerine düşüncelerinde işaret ettiği gibi, insan bazen hiçbir yere tam ait olamaz; fakat bu aidiyetsizlik, yeni bir bilinç üretme imkânı da taşır. Belki de bugün ihtiyaç duyulan şey tam olarak budur: hiçbir deneyimin kendini mutlaklaştırmadığı, her deneyimin birbirini tamamladığı bir bilinç.
Sonuç olarak mesele, kimin geri döneceği değil; nasıl bir hayatın geri döneceğidir. Eğer dönüş, eski alışkanlıkların başka bir biçimde tekrarı olacaksa, mekân sadece dolmuş olur. Fakat eğer dönüş, yeni bir dil, yeni bir ilişki ve yeni bir toplumsallık kurma iradesi taşıyorsa, o zaman mekân gerçekten yeniden doğar.
Ve ancak o zaman, “mekânın sahipleri geri gelecek” sözü, bir temenniden çıkıp, yaşanmış bir hakikate dönüşür.