“Sizi rahatsız etmeye geldim.”
-Şehit Ali Şeriati-
Hakkâri’yi tanımak için orada doğmak şart değildir. Ama o toprakların derdini gerçekten taşımak için bir şey şarttır: dönüp bakmak. Yol olmadığında ne olur? Heyelan olduğunda kim kalır? Felaketin ortasında kimin sesi yükselir, kimin eli uzanır — buna bakmak şarttır. Ben bu derdi kendime dert edindim.
Bunu söylemek bazılarını rahatsız etti. Rahatsızlıklarını, 20 Nisan 2026’da bir video aracılığıyla dile getirdiler. Ama bu makalenin asıl konusu o video değildir. On sekiz dakikalık o konuşmanın büyük bölümü hamasetle kaplı, tekrarla dolu bir brifingdi. Ancak on saniyesi vardı ki görülmeye değerdi. O on saniyede bir parmak kalktı. Şehadet parmağı — Allah’a işaret etmesi gereken o parmak — bu sefer düşman göstermek için kalkmıştı.
O düşman da bendim. “Kral çıplak” dediğim için. Bu makale, o parmağın işaret ettiği tablonun kaydıdır. Tarih, zaman zaman böyle anlarda yazılır — büyük konuşmacıların küçük düştüğü anlarda. Molière Bunu Görmüştü 1664 yılında Fransız oyun yazarı Molière, “Tartuffe ya da İkiyüzlü” adlı oyununu XIV. Louis’nin huzurunda Versailles Sarayı’nda sahneledi. Oyunun kahramanı Tartuffe, varlıklı ve dindar bir ailenin — Orgon’un evinin — kapısına dini bir rehber olarak dayanır. Her cümlesinde Allah’ın adını anar. Her duruşunda tevazu takınır, etrafındakileri dindarlığının büyüsüyle uyuşturur.
Orgon ona o kadar kapılır ki evini, servetini, kızını Tartuffe’e teslim etmeye razı olur. Ev halkının tamamı gerçeği görür. Orgon görmek istemez. Oyun o kadar gerçekti ki kilise yasaklattı. Beş yıl sahnelenemedi. Çünkü herkes birini tanıdı. Zamanla “tartuffe” sözcüğü Fransızcada “ikiyüzlü” anlamında sözlüklere girdi. Üç buçuk asır geçti. Tartuffe hâlâ aramızda. Bu sefer Hakkâri’de. Dikkat edin: Tartuffe yalnızca bir ikiyüzlü değildi. O aynı zamanda hukukçuydu, din adamıydı. Orgon’un evine hem dini otorite hem de bilge danışman olarak girdi.
İki kimliği vardı — ve her ikisini de çıkarı için kullandı. Hakkâri’deki Tartuffe’ün de hukuk fakültesi diploması var. İmamlık geçmişi var. Bu iki kimlik, o parmağın arkasındaki meşruiyetin kaynağıdır. “Allah’ın izniyle” diyerek başlayan her cümlenin zemini buradadır. 20 Nisan’da Ne Oldu? Hakkâri-Van karayolunun Akçalı köyü mevkiinde 13 Nisan’da heyelan yaşandı. Yol kapandı. Vatandaşlar mahsur kaldı. Bölge halkı için bu yeni bir şey değildi — ama her seferinde aynı acıyı taşımak, alışkınlık değil, yüktür. 20 Nisan’da Zeydin Kaya uzun bir konuşma yaptı.
Sonra, kapanırken, asıl mesaj geldi. Kaya, heyelanın yaşandığı bölgeyi “çöplük mevkii” olarak nitelendirdi. Oraya gidip yerinde açıklama yapan CHP İl Başkanı Suzan Çakırbeyli’ye, Hakkâri için derdini dile getiren herkese — “horoz gibi ötmeyin” dedi. Yanındaki Kadın Kolları Başkanı Güneş Hayva alkışladı. Bu, bir kadına yapılmış bireysel bir hakaret değildir. Bu, Hakkâri’nin acısına ses çıkaran herkese yönelik feodal ve üstenci bir tavırdır.
Dert sahibi olmak, bu zihniyete göre “horoz gibi ötmek”tir. Felaketi yerinde görmek, “çöplükte” dolaşmaktır. Bu tablo, Hakkâri’nin yol sorunundan çok daha derin bir sorunun fotoğrafıdır. Bir not daha düşmek gerekir: Kaya Plaza Karakolu başlıklı yazı Kaya’yı öfkelendirmişti. O öfkeyi saklamadı — heyelan brifinginin sonuna, halkın felaketi üzerine kurulu bir konuşmanın kuyruğuna ekledi. Hakkâri’nin acısı, şahsi hesabının sosu oldu.
Şehadet parmağı, düşman işaret parmağına dönüştü. Tartuffe da böyle yapardı. Halkın acısını küçümser, sesini kısardı. Sonra “Allah’ın izniyle” çözeceğiz derdi. Kim Bu Adam? Zeydin Kaya o gün AK Parti İl Başkanı sıfatıyla oturmuştu. Ama konuşurken sıfatı kaydı. “Valimiz sahada” dedi — sanki valiydi. “Karayolları ekiplerimiz” dedi — sanki genel müdürdü. “Devletin tüm imkânları seferber” dedi — sanki hükümet sözcüsüydü.
Gençlik kolları, merkez ilçe yönetimi, teşkilatın bütün kademeleri oradaydı — alkışlıyorlardı. Sanki bir devlet töreni izliyorlardı. Oysa Kaya bir parti il başkanıdır. Seçilmiş değil, atanmıştır. Erdoğan’ın tensipleriyle göreve geldiğini bizzat duyurmuştu. “Devlet burada” demek onun ağzına yakışmaz. O sözü vali söyler, seçilmiş belediye başkanı söyler. Bir de geçmiş var. “Hakkâri sevdası” üzerine nutuk atarken geçmişin silindiğini mi sanıyordu?
Diyarbakır’a DTK delegesi olarak giden, HDP/BDP geleneğinin kurumlarında milletvekili aday adayı olmak için kapı aşındıran adam bugün aynı insanlara hakaret etmektedir. Rüzgâr döndü, adam döndü. Şimdi sana bir isim söyleyeceğim — ama içimde bir ağırlıkla söylüyorum. O ismi bu adamla aynı cümlede anmak bile onun onuruna haksızlık gibi geliyor bana. Selahattin Demirtaş, 11 yıldır dört duvar arasında, siyasi bir rehine olarak direniyor.
Yazdığı her satır, bedeniyle ödediği bir tutumun ürünü. Ben siyasi duruşumda ona bakarım — hem çekingenlikle, hem saygıyla. Zeydin Kaya ise güç neredeyse oraya savrulan, dün yan yana durduğuna bugün hakaret eden biridir. Tartuffe da böyle yapardı. Dün oturduğu masayı bugün görmezden gelirdi. Hafıza, onun için bir yük değil — bir tehlikeydi. Hesabın Diğer Kısmı Kaya’nın bu topraklardaki izleri yalnızca siyasi değildir. Köy tazminatlarından alınan yüzde yirmilik komisyon paraları, satın alınan arsalar, bugün rant alanına dönüşen taşınmazlar — bunlar Hakkâri’de bilinen meselelerdir. Kaya Plaza için imar değişikliğine imza atan 19 belediye meclis üyesi o gün ne aldı? Neyin karşılığında kalem oynadılar?
Bu soruların yanıtı, iftira atmadan, belgesiyle yazılacaktır. Cumhuriyet savcılarına da seslenmek gerekiyor: 5233 Sayılı Yasa yalnızca terör eylemlerinden doğan zararları karşılar. Mahkemenin terör dosyası olarak görmediği Kaya Plaza olayından, Zarar Tespit Komisyonu aracılığıyla alınan tazminatın iadesi için dava açılmalıdır. Devletin kasası şahsi plazaların sigorta fonu değildir.
Kaya’nın bu iddialara bugüne kadar tek satır yazılı yanıt vermemiş olması küçük bir ayrıntı değildir. Suskunluk, bazen en açık itiraftır. Bekleme Salonu ve İsimler Şimdi teşkilat tablosuna bakalım — çünkü o salondaki alkışları anlamak için tabloya bakmak şarttır. Gençlik kolları iş bekliyor. Kadın kolları kadro bekliyor. Teşkilat kademeleri İŞKUR sırası bekliyor. İŞKUR kadrolarının 15.000 TL’ye el altından satıldığı Hakkâri’de artık yüksek sesle konuşuluyor.
İşe gitmeden maaş alan “bankamatikçiler” ise bu düzenin en görünür sembolüdür. Ve bu düzenin somut bir yüzü var: Özel kalem müdürü Ayhan Yılmaz, Karayolları’na bağlı bir şirketten maaş alırken il başkanının yanında geziyor. Hangi sıfatla? Hangi mesaiyle? Bu soru yanıtsız kalmayacaktır. Tartuffe’ün evinde de böyle bir düzen vardı. Herkes bir şey bekliyordu. Herkes sessizliğini bir bedelle satın almıştı. Ev sahibi konuşurdu, ev halkı alkışlardı.
O salondaki alkışları şimdi daha iyi anlıyoruz. Elbise Değişir, El Değişmez Zeydin Kaya bir vaka değildir. Arkasında uzun bir zincir var. Onu kurumlarımıza alan vardı. Diyarbakır’a gönderen vardı. Kaya Plaza’ya imar açan vardı — ve o kararı aldıran vardı. Bugün DEM saflarında “halk için” nutuğu atanlar o gün Kaya’ya kapı açtıklarını unuttular mı? Bugün AK Parti kürsüsünden “hizmet” diye bağıranlar o imar imzasının altında kimin adının olduğunu biliyor mu? Hüseyin elbisesi giymek, Yezid olmamayı garantilemez. Yezid’i tanımak için elbiseye değil, ele bakmak gerekir.
O eller Hakkâri’nin arsalarında, ihalelerinde, kadrolarında hep aynı ceplere uzandı. Elbise değişti, eller aynı kaldı. Bu elleri tek tek göstereceğiz. İftira atmadan, belge ile. Hakkâri halkı hem Zeydin Kaya’yı hem de onu taşıyanları tanıyacaklar. Rahatsız Etmeye Geldim Şehit Ali Şeriati demişti ki: “Sizi rahatsız etmeye geldim.” Bu satırlar da aynı niyetle yazıldı. Hakkâri’nin derdini kendine dert edinmek bazılarını rahatsız etti. Bu rahatsızlığı anlıyorum — çünkü dert sahiplenilince, hesap da sorulmaya başlar. Hesap sorulunca da kişisel kin, toplumsal bir konuşmanın kuyruğuna sos olarak eklenir. Şehadet parmağı, düşman işaret eder hale gelir.
Ben 2019’dan beri buradayım. Dün sizin de selam durduğunuz, el sıkıştığınız Gülen yapılanmasının kumpaslarına boyun eğmediğim için. O yapılanmanın bu topraklarda ne izler bıraktığını herkes biliyor. Ben boyun eğmedim. Sürgün, onursuzluktan değil; onura sahip çıkmaktan doğar. Zulme uğrayan her insanın yanında durmayı onur sayarım. Tüm renkleriyle insanı sevmeyi değer bilirim.
Tartuffe, oyunun sonunda maskesi düşünce ne yaptı? Yeni bir ev aradı. Yeni bir sıfat buldu. Yeni bir “Allah’ın izniyle” hazırladı. Siz mızraklarınızın ucuna ayetler asmaya devam edin. Biz o mızrakların arkasını anlatmaya devam edeceğiz. Hakkâri’nin yolu yok. Ama Tartuffe’ü var. İ