Çatışmadan Müzakereye Rojava

Zaman dilsizdir… Sana hiçbir şey söylemez… Ama her şeyi öğretir…

Abone Ol

Ortadoğu'da değişen paradigmalar ışığında ortaklıklar, dostluklar ve
düşmanlıklar hızlıca yer değiştirir. Bu toprakların hafızası, tek bir acı hikâyesine
indirgenemeyecek kadar karmaşık ve çok katmanlıdır.

Rojava'da yaşanan son gelişmeler, duygusal bir yenilgi algısından ziyade belki
stratejik bir “askıya alma” mekanizması olarak okunabilir.
HTŞ ve SDG arasında yapılan son entegrasyon antlaşması, SDG’nin Haseke-
Kobani hattı gibi daha dar ve yönetilebilir bir coğrafyaya sıkıştırılmasıyla
çatışmasız bir geçişe olanak tanımıştır.

SDG alan kaybetmiş ancak tamamen tasfiye edilmemiş, kurumsal kapasitesini koruyabilmiştir.
Neresinden bakılırsa bakılsın; bu antlaşma zoraki, sevgisiz, duygusuz ama
mecburi bir barış olmuştur.

Gelinen aşamada Türkiye’nin yersiz güvenlik kaygıları minimize edilmiş, SDG
şimdilik doğrudan bir tehdit olma algısı olmaktan çıkmıştır. Nitekim Ankara'dan
gelen açıklamalar bu yöndedir.

Ankara, Kürtleri İsrail ile görüşmekle suçlarken Şara, İsrail ile istihbarat
anlaşması imzalıyordu. Buna rağmen Türkiye, Şara'nın İsrail ile yakınlaşmasına
ses çıkarmadı. Şam yönetiminin SDG’ye yönelik operasyonlarına destek verdi
ve SDG'nin belli yerlerden çekilmesini zafer naralarıyla kutladı. “Kürtler
kardeşimiz” derken “HTŞ'nin” başarısı adeta göklere çıkarıldığında, kardeşlik
duygusunun ağır bir yara aldığını hesaplayamadı.

Türkiye'ye düşen, Kürtleri İsrail'in kucağına atmak değil; onlara hamilik yaparak
kardeşlik ağlarını ilmek ilmek örmek olmalıydı.

Kürt korkusunu aşamamış, kendine bin yıllık devlet aklının mirasçısı payesini
layık görenler Suriye Kürtleri konusunda makul bir politika üretemedi. İmralı'ya
Meclis heyetini gönderen devlet aklı, SDG ile görüşmeyi neden akıl edemedi?
SDG ile görüşme gerçekleşseydi belki bir parça toprağın özerkliği Kürtlere
verilip hamisi olunarak, yarını henüz belirsiz bir Suriye'de Rojava ile kalıcı bir
gelecek ilişkisi kurulabilirdi. Bu formüle en güzel örnek IKBY (Irak Federal
Kürdistanı)’dır.

Kürtler açısından sahadaki gelişmeler, askerî seçeneklerden ziyade diplomatik
dilin ön plana çıkarılması gerektiğini göstermiştir. Bir önceki yazımda diplomasi
ve müzakerenin önemine dikkat çekmiş ve Kürtlerin bu enstrümanları
kullanmaları gerektiğini ifade etmiştim.

Son gelişmeler Kürtlere bir şey söylüyor olmalı. Hamaset içermeyen,
ayrıştırmayan, birleştirici, sahici ve güven veren kapsayıcı bir dil ve diplomasiye
ihtiyaç olduğu tartışma götürmez bir gerçekliktir.

Her eleştiriyi tehdit gören, her soruyu ihanet gibi algılayan bir yapı sürekli
savunma pozisyonunda kalır. Oysa kendisine güvenen bir yapının savunmaya
ihtiyacı yoktur.

Diğer bir konu: ABD ve Batı, Suriye'de siyasi sürecin kendi bölgesel
öncelikleriyle uyumlu olup olmadığıyla ilgilenir. Kürtler bunu hafızada tutmalı;
bu bağlamda küresel ve bölgesel gelişmeleri takip etmelidirler.
Kürtlere karşı hissedilen vefanın kendi menfaatlerine hizmet nispetinde olacağı
bilinmelidir.

Merkezî Suriye için ise: Suriye, dış aktörlerin kaygılarıyla değil, kendi siyasal
dinamikleriyle şekillenen demokratik bir yönetim inşa edebilirse istikrara
kavuşabilecektir.

Suriye, sadece başkalarının hesaplarının kesiştiği bir alan olmayı sürdürdükçe
istikrar üretemez. Suriye yönetimi, kimi güçlerin yörüngesinden kurtulamadığı sürece iç barışa ve
istikrara kavuşması çok zor. Şara bu işi nihayete erdirecek aktör mü emin
değilim; onu zaman gösterecek.

Siyasi meşruiyet, dış aktörlerin onayına değil; kapsayıcı, mezhepler ve etnisite
üstü kurumsal uzlaşıya dayanmalı. Kürtlerin denklem dışı bırakıldığı bir coğrafyada bölgesel istikrardan söz etmek
çok mümkün gözükmüyor.

Tüm bu çıkarımlardan sonra şunu söyleyebiliriz: Kürt meselesinin çözüm yolu diyalog ve diplomasiden geçer.
Onun için Kürtler yanlış durakta beklememeli…