Haritanın kenarına itilmiş bir coğrafyanın suskunluğu vardır, adı anıldığında kimilerinin zihninde yalnızca uzaklık çağrışır, oysa burada uzak olan mesafe değil, ilgidir, ihmaldir, geciktirilmiş her müdahaledir, Hakkâri tam da böyle bir eşikte durur, bir yolun çöküşüyle değil, yılların biriktirdiği görmezden gelinmişlikle sarsılan bir yer olarak Bir yol çökerse, sadece asfalt gitmez On altı gün, modern dünyanın hızla ölçüldüğü bir çağda on altı gün bir yolun kapalı kalması yalnızca bir altyapı sorunu değildir, bu doğrudan bir yok sayılma halidir, çünkü medeniyet dedikleri şey asfaltın kendisi değil, o asfaltın ardındaki iradedir, ve burada irade çoktan enkazın altında kalmış görünüyor.
Bir ülkenin gelişmişliği en uzak köşesine nasıl davrandığıyla ölçülür, eğer bu doğruysa Hakkâri yalnız bırakılmışlığın en açık kanıtıdır.
Bugün insanlar sosyal medyada dağların derelerin sisin estetiğini paylaşıyor, güzel görüntüler evet, ama o görüntülerin ardında biriken öfke artık kartpostallara sığmıyor, çünkü gerçek şudur, bir şehir doğasıyla değil, insanına sunduğu yaşamla yaşar, ve burada yaşam günlerdir askıda…
Bir yol düşünün, sadece Van’a değil hastaneye ekmeğe umuda bağlanan bir yol, ve o yol çöktüğünde sadece ulaşım değil hayatın ritmi de durur.
Bu şehir mirlerin gölgesinde büyümüş, dengbêjlerin sesiyle yoğrulmuş, anaların ağıtlarıyla hafızasını kurmuş kadim bir yer, ama bugün o kadimlik romantize edilmiş bir geçmişten ibaret bırakılıyor, çünkü bugünün gerçeği geçmişin onurunu taşıyamayacak kadar ağır.
Soru basit ama cevabı yok, on altı gündür ne yapıldı?
Gürültü var, açıklamalar var, suçlamalar var, ama çözüm yok.
Daha acısı şu, bu şehir sadece ihmal edilmiyor, aynı zamanda yanlışlarla örülüyor, heyelan bölgelerine yapılan yapılar, plansız büyüyen mahalleler, kırılgan zeminler üzerine kurulan hayaller, bunlar kader değil, bunlar tercihtir, ve her tercih bir sorumluluk doğurur.
Deprem korkusu, heyelan gerçeği, işsizlik, altyapısızlık, bunlar ayrı ayrı felaketler değil artık, bunlar birleşmiş bir çöküşün parçaları.
Felaketler doğadan gelir, ama yıkım insan elinden çıkar.
Hakkâri’de yaşanan tam olarak budur.
Ve en sert gerçek, bu şehirden kazananlar var, bu şehir üzerinden zenginleşenler, ihale alanlar, isim yapanlar, ama aynı şehir kendi insanına bir çöp alanı bile sunamıyor, bu çelişki sadece ekonomik değil, ahlaki bir çöküştür.
Belki en ağır cümle şu olacak, Hakkâri bugün yalnızca ihmal edilen bir şehir değil, alışılmış bir ihmalin kurbanı…
Çünkü herkes konuşuyor, herkes yazıyor, herkes eleştiriyor, ama kimse gerçekten sorumluluk almıyor.
Ve bu yüzden o çöken yol bir başlangıç değil, bir sonuçtur, yılların görmezden gelinmişliğinin, ötelenmişliğinin, ötelenirken normalleşmişliğinin sonucu…
Şimdi mesele sadece bir yolu açmak değil, mesele bu şehre yeniden bir değer atfetmek, onu sadece seçim zamanı hatırlanan bir yer olmaktan çıkarmak.
Çünkü unutulmaması gereken bir şey var, bir şehir çökerse sadece binalar yıkılmaz, insanlar da içten içe yıkılır, ve en tehlikelisi de budur…