Teşkilat liyakatsizliğini, aday belirleme çarpıklıklarını ve seçmenle kurulamayan güven ilişkisini somut seçim verileriyle belgeledi.
Reşit Demir’in sorduğu soru — AK Parti neden kaybediyor? — öylesine sorulmuş bir soru değildir. Bu soru, çarpık bir siyasi zihniyetin, yerelde nasıl işlediğinin ve neden toplumsal karşılık bulmadığının sorgulanmasıdır. Bu cesaret ve dürüstlük ayrıca teslim edilmeli. Kendi mahallesini eleştirmek kolay değildir. Ve eleştiri kültürüne tahammülü olmayan feodal zihniyetin mensuplarının heybetinde tehditten başka bir şeyin olmadığı da bu yazılarla bir kez daha gün yüzüne çıktı.
Ama biz bu yazıyı başka bir yerden okumak zorundayız.
Çünkü Reşit Demir’in anlattığı tablo yalnızca AK Parti’nin iç zaafiyetini değil, aynı zamanda bu topraklara yabancı bir siyaset anlayışının anatomisini ortaya koyuyor. Burada duruşumuz Reşit Demir’den ayrışıyor: AKP, CHP, DYP, ANAP — bunların hepsi sistem partisidir.
Aralarındaki fark renk ve slogan farkıdır. Asıl mesele, o sistem partisi zihniyetinin Hakkari’deki yerel fotoğrafının kim olduğu ve bu fotoğrafın nasıl okunması gerektiğidir.
Kurumlardan Koparılma: Tarihsel Arka Plan
Modernite ve ulus devlet Kürdistan’a bir deli gömleği gibi dayatıldı. Bu süreçte Kürtler yalnızca siyasi haklarından değil, kendi coğrafyalarını ve toplumlarını yönetme pratiklerinden de koparıldı. Belediye, ticaret odası, özel idare, valilik, nüfus müdürlüğü — tüm bu kurumlar Kürt toplumunun gerçek kanaat önderleri için değil, devletle içli dışlı belirli aileler için bir konum alanına dönüştürüldü.
Kürt siyasi aklı tarihsel olarak bu kurumları ciddiye almadı. Toplumu yönetme tarzı farklıydı, kendi içinde bir meşruiyet zemini vardı. Ancak merkez-çevre ilişkisi kopunca bu kurumlar boş kalmadı — devlet onları kendi yarattığı eşraf ve aile yapıları üzerinden doldurdu.
Toplumun gerçek öncüleri bu mekânlara talip olmadı ya da olamadı; yerlerine niteliksiz, çıkar
ilişkileriyle konumlanmış, öncülüğün ne olduğunu bilmeyen figürler yerleşti.
Kürdistan onlar için bir savaş bölgesiydi. Fakirleştirildikçe, yoksul kaldıkça, sadaka kültürü geliştikçe yönetilebilirdi. Sanayi Marmara’ya taşındı, köyler boşaltıldı, üretim çöktü. 1U80 sonrasında bu kriz derinleşti. Silahlı mücadeleyle birlikte ise Kürdî olan her şey terörize edildi. Kürtçe konuşmak sorun, alfabedeki Q X W harfleri suç, en temel hakları dile getirmek terör propagandası sayıldı.
Bu zeminde sistem partilerinin Kürdistan’daki varlığı güçten değil, boşluktan besleniyordu.
1999: İlk Yürüyüş
Kürt özgürlük hareketi 1UUU yılında, henüz siyasi parti çatısı altında değil bağımsız adaylarla, Kürdistan’ın birçok belediyesine yürüdü. Bu, merkeze doğru atılmış tarihsel bir adımdı.
Hakkari Belediyesi de bu süreçte kazanıldı.
Ancak devir teslim sıradan bir seçim devri değildi.
O dönem Hakkari Belediye Başkanı Abdurrahman Keskin, sistem partisi zihniyetinin Hakkari’deki yerel fotoğrafıydı. Hem feodal ilişkileri hem de devletle kurulan o iç içe aile konumunu temsil ediyordu. Yanlış yerde konumlanan biri. Ve yanlış yerde olununca doğrunun da kıymeti kalmıyor.
Keskin’in çevresindeki ekip son seçim haftasında yüzlerce kişiyi — üç yüz, dört yüz olarak anılıyor, net bir rakam yok — belediyeye günübirlik personel olarak kaydetti. Köylerinden zorla göç ettirilmiş, şehir merkezinde işsizlikle boğuşan insanlara iş vaadinde bulunuldu. Bir korku psikolojisi örgülendi: “Kürtler kazanırsa hepinizi işten çıkaracak.” Seçmeni özne değil nesne olarak gören, güvencesizliği koz olarak kullanan bu anlayış, sistem partisi patronaj siyasetinin en çıplak biçimiydi.
Buna rağmen Hakkari halkı onurlu bir tercihle Hüseyin Ümit’i seçti.
Hüsey!n Üm!t: Eylem ve Ahlak İnsanı
Avukat Hüseyin Ümit iyi bir hatip değildi. Basın önünde uzun uzun demeçler veren, sosyal medyada boy gösteren — zaten o dönemde sosyal medya yoktu — biri de değildi. Ama entelektüel birikimi, insan hakları savunuculuğu ve teorik yoğunluğuyla Kürt özgürlük hareketinin o dönem belediye başkanlığına gösterebileceği en doğru insandı. Eylemiyle, yürüyüşüyle, edebiyle, ahlakıyla Hakkari Belediyesi için gerçekten pişmiş bir kadroydu.
Devraldığında önünde devasa bir yük vardı: Yüzlerce kişilik haksız personel kaydı, bu kayıtların yarattığı borç mirası ve patronaj ağı. Hüseyin Ümit bu sözleşmeleri sonlandırdı. Rasyonel, cerrahane bir müdahaleydi. Ama kamuoyu gözünde “kötü belediye başkanı” imajı yaratır gibi göründü. Bu anlatı hiçbir zaman doğru kurulamadı. Oysa yaptığı şey belediyeyi kurtarmaktı.
17 Yıl: Bir Pratik Tarih
1UUU’dan 2016’daki ilk kayyum atamasına kadar Hakkari Belediyesi’nde 17 yıl kesintisiz bir belediyecilik pratiği yaşandı.
Hüseyin Ümit’le başlayan bu süreç Metin Tekçe ile devam etti. Fadıl Bedirhanoğlu’nun döneminde kurumsallaşma adımları atıldı. Nurullah Çiftçi ve Dilek Hatipoğlu’nun eş başkanlığıyla sürdürüldü.
Ardından ilk kayyum atandı.
Seçimler yenilendi. Cihan Karaman eş başkanlığa geldi. Kısa sürede o da görevden alındı, cezaevine gönderildi.
Yeni bir seçimde Mehmet Sıddık Akış ve Evin Tekçe, tüm manipülasyonlara ve AKP’nin üstü kapalı desteklediği İsmet Ölmez’e karşı Hakkari halkının teveccühüne layık görüldü. Belediye yeniden kazanıldı.
Bu sefer de müdahale gecikmedi. Mehmet Sıddık Akış eski bir dava bahane edilerek cezaevine gönderildi. Evin Tekçe görevden uzaklaştırıldı. Hakkari Belediyesi yeniden kayyuma teslim edildi.
Bu bir belediyecilik hikâyesi değildir. Bu bir direniş ve baskı tarihidir. Hakkari halkı her seferinde kendi iradesini sandıkta ortaya koydu. Devlet her seferinde müdahale etti.
Kazandık Ama Tutamadık: Özeleştir
Bütün bu tarihi anlatırken bir şeyi de dürüstçe sormak zorundayız: Biz bu dönemde ne kadar doğru hareket ettik?
Fadıl Bedirhanoğlu’nun emeği, Metin Tekçe’nin katkısı, Nurullah Çiftçi’nin çalışması kayıt dışı kaldı. O 17 yıllık belediyecilik pratiği kurumsal hafızaya dönüşmedi, belgelenmedi, bir referans noktasına kavuşturulamadı. Bağlar Mahallesi’ndeki istinat duvarları hâlâ orada duruyor — ama kim yaptı, neden yaptı, hangi anlayışla yaptı, bu bilgi aktarılamadı.
Kayyum geldiğinde sadece makamı almadı. Anlatıyı da aldı.
Bunun ötesinde hareket, kadro politikasında tek boyutlu kaldı. Siyasi temsil en prestijli alan olarak kodlandığı için herkes liderliğe oynadı. Vasfi Ak gibi isimler dil ve kültür alanında, Lokman Özdemir gibi isimler sendikacılık alanında yıllarca emek verdiler. Ama bu alanlara yeterli özerklik, kaynak ve kurumsal güvence verilmedi. O isimler ya yanlış yere çekildi ya da kendi alanlarında kurum inşa edemeden tükendi.
Evet, devletin sistematik baskısı gerçektir — cezaevi, sürgün, kayyum, tasfiye. Ama bazı boşluklar baskıdan önce vardı. Bazı hafızalar kayyumdan önce zaten kaybolmuştu.
Zihniyetin Sürekliliği: Keskin’den İŞKUR’a
Sistem partilerinin bugünkü Hakkari pratiği 1UUU öncesinin devamıdır — sadece daha
kurumsal, daha görünmez bir biçimde.
AK Parti, Keskin döneminin patronaj zihniyetini İŞKUR adı altında yeniden örgütledi. Sezonluk işler, geçici alımlar, seçim dönemlerinde yükselen istihdam rakamları. GBT sorgulamasından geçirilen listeler, AKP il ve ilçe teşkilatlarının inisiyatifinde belirlenen isimler. Sendikasız, güvencesiz, asgari standartların altında çalışma koşulları. Her döngüde biat yemini tazeleniyor.
Reşit Demir bunu AK Parti’nin teşkilat zaafiyeti olarak tanımlıyor. Bu tanım doğru ama eksik. Sorun yalnızca teknik yetersizlik değildir. Bu kadrolar Hakkari’nin toplumsal dokusuna yabancıdır. Köklü bir yabancılık. Reşit Demir’in kendi kalemiyle çizdiği portre de bunu doğruluyor: liyakatsiz, fırsatçı, konjonktüre göre pozisyon değiştiren, Kürt hareketi güçlü göründüğünde oradan yana, devlet güçlü göründüğünde iktidardan yana savrulan kadrolar.
Yarın iktidar değişse zihniyet değişmez. Keskin’den AKP’ye, AKP’den bir başkasına — devran aynı, yüz değişir.
Tarihi Fırsat
Kürt hareketi silahlı mücadeleyi sonlandırma kararıyla siyasal alana muazzam bir imkân yarattı. Bu salt bir ateşkes değil, meşruiyet zemininin yeniden tanımlanmasıdır.
Bugüne kadar devlet, Kürtçe eğitimi, Kürt kimliğini sahiplenen belediyeciliği, Kürt dil kurumlarını hep aynı çerçeveye sokabiliyordu. Bu çerçeve artık çok daha zor işliyor. Vasfi Ak’ın dil çalışması artık kültürel faaliyet olarak savunulabilir. Lokman Özdemir’in sendikacılığı artık işçi hakkı olarak öne çıkabilir. Sözlü tarih projeleri, yerel arşivler, kadın kurumları — bunların hepsi şimdi farklı bir zeminde var olabilir.
Peki bu fırsatı değerlendirebilecek miyiz?
Ne Yapılmalı
Öncelik toplumsal hafızadır. Hafıza olmadan her seçimde hareket kendi geçmişini savunmak yerine yeniden ispat etmek zorunda kalıyor. 1UUU’dan bugüne uzanan o belediyecilik tarihi — Hüseyin Ümit’in ahlakı, Fadıl Bedirhanoğlu’nun kurumsal adımları, Cihan Karaman’ın direnişi, Mehmet Sıddık Akış ve Evin Tekçe’nin halkın iradesini sandığa taşıması — bunlar belgelenmeli, aktarılmalı, referans noktasına dönüşmeli.
Kültürel ve sivil alan tüm alanlara paralel inşa edilmelidir. Sözlü tarih çalışması, yerel arşivler, dil kurumları, kadın örgütlenmesi ve sendikal alan birbirini besleyen ve birbirinin sigortası olan yatay bir ağ olarak kurulmalıdır. Bu hiyerarşik değil, eş zamanlı ve yatay bir inşadır.
Sivil ve kültürel alan siyasi alanın tamamlayıcısı değil, sigortasıdır. Belediye kayyuma
gidebilir, eş başkan cezaevine gönderilebilir. Ama bir dil kurumu toplumda kök salmışsa, bir hafıza arşivi oluşturulmuşsa — bunları almak çok daha zordur.
Son Söz
Reşit Demir farklı bir mahalleden, ama aynı şehre dair ortak bir kaygıyla yazdı. Bu yazılar, Hakkari’nin tarihsel bağlamını görünür kılmaya katkı sunuyor. Perspektifler farklı olsa da dürüst bir sorgulama ortak bir zemin yaratır.
Hakkari halkı her seferinde iradesini ortaya koydu. Yabancı kadrolara değil, kendi insanına oy verdi. Bu irade defalarca gasp edildi. Ama yılmadı.
Türkiye’de siyasi bilinci en yüksek seçmen kitlesine sahibiz. Hareketin teorik birikimi güçlüdür. Ve silahlı mücadelenin sona ermesiyle Kürdî olanın terörize edilmesinin gerekçeleri büyük ölçüde ortadan kalkmıştır.
Bu üç unsur bir arada nadiren oluşur.
Artık sormaya devam etmek değil, inşa etmek zamanı.